Yeterince karmaşık olan ve dahli olan özneler nedeniyle daha da karmaşıklaşan birçok gelişme, ardındaki sırlar nedeniyle gerçeklik algımızın oldukça uzağına düşüyor. Olaylar karmaşıklaştırıldıkça gerçeği öğrenmemiz daha da güçleşiyor. Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’na 2 Ekim günü girdikten sonra, uzun süre sonra kendisinden haber alınamayan, daha sonra da Suudi Arabistan tarafından “kademeli olarak” öldü(rül)ğü kabul edilen Washington Post yazarı Cemal Kaşıkçı olayı da, tekil bir cinayet vakasından çok; önü, arkası, etki eden öznelerle birlikte ele alınmayı hak ediyor. Bu nedenle, gündemde haftalardır kah korku, kah casusluk filmi kıvamında konuşulan cinayeti incelerken, tarihi geriye sarmak, Kaşıkçı olayına dahli olan özne ve olguları, yalanla gerçeğin iç içe geçtiği tüm bu süreçte daha iyi görmemizi sağlayabilir.

Silah tüccarı amcası Adnan Kaşıkçı’nın “müşterileri” CIA ve El Kaide eski lideri Usame bin Ladin üzerinden gerek istihbarat servisleri, gerekse cihatçı terör çeteleriyle ilişkiler geliştiren Cemal Kaşıkçı, bu ilişkilerini ilerleyen yıllarda somuta büründürmüştü. Bu somutluk, Suudi Arabistan istihbaratının eski şefi Türki bin Faysal’ın danışmanlığını yapmak şeklinde belirginleşmişti. Kaşıkçı’nın ideolojik belirginliğinin, zamanla Suudi Vahhabizminden İhvan (Müslüman Kardeşler) çizgisine kaymasının, öldürülmesiyle bağlantısına bakmak için ise 2017 yılına gidilebilir. Bu bağlamda, İhvan ile ilişkileri nedeniyle Katar’a uygulanan ambargo ve Suudi Arabistan-Katar/Türkiye geriliminde Kaşıkçı’nın Suudi karşıtı bloktaki konumu, öldürülmesine uzanan yolun kilometre taşlarını döşedi.

Kayseri’den Londra’ya, İstihbarat Servislerinden Cihatçı Çetelerine Kaşıkçılar

Ailenin en son tanınan bireyi, ABD yönetimine yakınlığı ile bilinen gazete Washington post yazarı kimliğiyle kamuoyuna tanıtılan Cemal Kaşıkçı üzerinden gündeme gelen Kaşıkçılar, Kayseri kökenli bir aile. Yaklaşık 300 yıl önce hac için gittikleri Medine’ye yerleşen Kaşıkçı ailesinin, 1900’lerin başında İttihat ve Terakki ile ilişkileri üzerinden Medine’de vergi tahsildarlığı “görevini” aldıkları biliniyor. Ailenin Suudi Arabistan yönetimindeki Suud hanedanı ile ilişkisi ise büyük baba Muhammed Halid Kaşıkçı’nın, Suudi Arabistan’ın kurucu kralı Abdülaziz bin Suud’un özel doktorluğunu yapmasıyla belirginleşiyor. Dr. Muhammed Halid’in oğlu, Cemal Kaşıkçı’nın da amcası olan Adnan Kaşıkçı ise 1980 ve 90’lı yılların ortalarına dek, istihbarat servisleri aracılığıyla Ortadoğu’dan, Afganistan’a uzanan bir coğrafyada cihatçı terör çetelerinin askeri teçhizat “tedarikçisi” ünlü bir silah tüccarıydı.

1950’li yıllarda yerleştiği ABD’de, devletin kilit kurumları ve şirketlerle ilişkiler geliştiren Adnan Kaşıkçı, Chrysler ve Roll Royce gibi otomotiv şirketleriyle çalıştı. Silah ticareti “işine” girdiği 1960’lı yılların ortalarından itibaren ise Adnan Kaşıkçı’nın Lockheed Martin, Northrop, Raytheon başta olmak üzere silah şirketlerinden milyarlarca dolar gelir elde ettiği biliniyor.

ABD’nin Ortadoğu’da SSCB tehdidine karşı cihatçı terör çetelerinin desteklemeyi de içine alan “yeşil kuşak” doktrinine uygun olarak, El Kaide lideri Usame bin Ladin’i CIA ile tanıştıran amca Kaşıkçı sayesinde Cemal Kaşıkçı da bin Ladin ile çok sayıda röportaj yaptı. Devletler ve cihatçı terör çeteleri sarmalında, amcasının yolunda ilerleyen Cemal Kaşıkçı’nın danışmanlığını yaptığı Suudi Arabistan istihbarat servisinin eski şefi Türki bin Faysal’ın, bin Ladin’le, 1979’da CIA’nın Afganistan’da gerçekleşireceği bir operasyon için ilişkiye geçmesi ve 11 Eylül 2001’deki ikiz kulelere yapılan El Kaide saldırlarından sadece iki hafta önce görevden alınması ise kenara not edilmesi gereken iki önemli ayrıntı. Ailenin Avrupa’da tanınmış bireylerinden biri ve aynı zamanda Cemal Kaşıkçı’nın kuzeni olan, İngiltere’nin ünlü tekstil şirketi Harroods’un varisi Dodi el Fayed’in, Fransa’nın Paris kentinde Britanya Prensesi Lady Diana ile aynı otomobilde “meçhul ve şaibeli” bir trafik kazasında ölümü de, Kaşıkçıların içinde bulunduğu istihbarat servisleri, kraliyet aileleri, devletler, cihatçı çeteler gibi birbirinden karmaşık ve kirli ilişkiler gibi “gizemini” koruyor.

Cemal Kaşıkçı şahsında, bölgesel nüfuz mücadelesinde, İhvancılara ev sahipliği yapan Katar ve Türkiye’ye gözdağı vermek isteyen Suudi Arabistan’ın konsolosluk cinayeti üzerinden amacına ulaştığı söylenebilir. Ancak Suudi Arabistan’ın Kaşıkçı cinayetiyle, Orta Doğu’da stratejik ortaklık ilişkisine girdiği Trump yönetimine rağmen, ABD’deki bazı güç odaklarını da, aleyhine harekete geçirdiği de bir gerçek. ABD’deki söz konusu güç merkezlerinin tepkilerini görmek için, bazı etkili medya organlarının yayınlarına bakmak yeterli. New York Times ve Kaşıkçı’nın yazarlığını yaptığı Washington Post gibi gazeteler, düne kadar “reformcu” kimliğiyle övgüye boğdukları, cinayetin zanlısı olduğu şüphe götürmeyen Muhammed bin Salman üzerinden, Trump yönetimini Suudi Arabistan’a yönelik baskısını artırmayı telkin eden yazılar yayınladı.

Ancak Trump’ın, Kaşıkçı olayının üzerine gitmekte ne kadar gerçekçi davranacağını, Suudi Arabistan ile yaptığı ve Boeing, Lockheed Martin, General Electric, ExxonMobile gibi şirketleri de ilgilendiren “110 milyar dolarlık anlaşmayı riske edip, parayı Ruslara ya da Çinlilere mi kaptırayım” sözlerinde görmek mümkün. Kaldı ki, ABD’deki mevcut yönetim, bölgede İran’ı sınırlandırma ve “yüzyılın barışı” adı altında pazarlanan, İsrail’in politikalarının korunması konularında Muhammed bin Salman ile karşılıklı çıkarlar doğrultusunda işbirliği halinde.

ABD’nin, bu en sadık silah müşterisinin Kaşıkçı olayı nedeniyle karşılaşabileceği olası yaptırımlara karşı ise elindeki, petrol fiyatlarını yükseltme kozu bulunuyor. Önümüzdeki ay İran’a yönelik ambargonun ikinci ayağının başlamasıyla, bu ülkeden alınacak petrolün sıfırlanması, fıyatların artışına neden olabilecek. Bu da, Kaşıkçı olayı bağlamında Suudi Arabistan’ın petrol kozunu işlevsel hale getirirken, bir diğer petrol ihracatçısı Rusya’nın da elini güçlendirecek.

Kaşıkçı olayının bütününde, cinayete ev sahipliği yapma dışında, elde ettiği bulguları, -gerçeğe ulaşma amacıyla değil- pazarlık kapısını açık tutmak için, resmi olmayan yollardan “azar azar” sızdıran Türkiye ise, bu karanlık olaydan da bir dizi çıkar devşirme peşinde. Bu çıkarların siyasi ayağını, Kaşıkçı cinayeti üzerinden yıpratacağı Suudi yönetimi dolayısıyla, sünni dünyanın liderliği oluştururken, daha acil olanının, ekonomik beklentiler olacağı ortada. Keza, dinlemeler yoluyla elde edilen bulguların sızdırılma yöntemi ve Suudi yönetimini değil, kişileri hedef alan düşük tonlu açıklamalar, “ekonomik krize deva” Suudi sermaye akışı beklentisine dönük.

Gerek Türkiye’nin, gerek ABD’nin, mevcut Suudi yönetiminin bölgesel çıkarlarını çok da sarsmayacak bu beklentilerinin, yaklaşık bir aydır gündemde olan Kaşıkçı olayını zamanla soğumaya bırakması muhtemel. Şu günlerde, basit bir cinayet vakasından devletler arası bir krize evrilme potansiyeli taşıyan Kaşıkçı olayı bağlamında, önümüzdeki süreçte ABD-Suudi Arabistan-Türkiye arasında Ortadoğu coğrafyası ile bazı ticari ilişkileri kapsayacak, karşılıklı bir dizi al-ver ilişkisi ve gizli-açık müzakereye tanık olunabilir.

Devletlerin “insan hakları, basın özgürlüğü” konularındaki sicili düşünüldüğünde, Kaşıkçı duyarlılığının da “bir yere kadar” olduğu gerçeği karşımıza çıkıyor. Tüm bu karanlık ve girift ilişkilerin yol açtığı Kaşıkçı cinayetinin tozu dumanı dağıldığında ise, üç yıldır aynı Suudi yönetiminin sürdürdüğü Yemen’deki savaşa dair tek kelime etmek şöyle dursun, ateşe odun taşıyan devletlerin ve şirketlerin ikiyüzlülüğü baki kalıyor.

 

Emrah Tekin

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 47. sayısında yayınlanmıştır.

 

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Giriş
Login