Akşam olur. Yorgun argın eve döndüğümüzde ya da gün boyu evin içinde dönüp durduktan sonra “mola saatimiz” geldiğinde, azıcık kafa dağıtmak için açarız televizyonu. Şimdi dizi zamanıdır.

Başlar bir dizi, ardından bir dizi daha, üstelik her gün bir yenisi. Elbette hepsinde de kendisine yüklenen toplumsal cinsiyet rolleriyle dikkat çeken kadınlar…

Cefakar anne rolünde görürüz bir dizide kadını. Kaybettiği eşinin yasını tutan, yaşamını tek başına büyütmek zorunda kaldığı çocuklarına adayan… Yemek, temizlik, çocuk, iş ve ek işlerle geçer günleri. Sonunda hastalığına yenik düşerek hiç sevmediği annesinin evine sığınmak durumunda kalır. Çaresiz bir kadın…

Kadınlar için “cadı” derler ya hep, dizilerde mutlaka bu kadınlardan en az bir tane olmalıdır. Tüm kötü özellikleri karakterinde barındıran kadın, yetiştirme yurdunun müdiresi olarak çıkar karşımıza. Bu yetiştirme yurdunda büyüyen kırgın çiçekler, müdürün acımasız entrikalarına maruz kalırlar. Üstüne üstlük tüm bu kötülüklere kılıflar uydurulmaktadır.

Sözde onu çok seven erkeğin türlü işkence sahneleriyle doludur başka bir dizi; kırılan kemikler, dökülen kanlar… Katlanır kadın bunlara, ne de olsa tek çocuğuyla ortada kalmamalıdır. Sonra karşısına başka bir erkek çıkar, kadın ilk erkekten kurtulmak için ona sığınır. Bu koşullarda elbette sen anlat karadeniz yerine “yaşadıklarını sen anlat kadın” demezler.

İstanbullu gelinin en yakın arkadaşı çıkar sonra ekrana; başlangıçta “normal” bir evliliği olan, zamanla erkek şiddetiyle karşı karşıya kalan bir kadın. Ancak erkek öylesine zor bir hayat yaşamış, çocukluğu öylesine travmalı geçmiştir ki davranışları meşru görülür. Hasta olduğu için terapi görür. Ve kadın, erkeğin iyiliği için yaşanan her şeyi unutur.

Gerçekten uzak yaşamlar, lüks arabalar, milyarlık villalar, evlerinin içinde ince topuklu ayakkabılarıyla yürüyen ve asla makyajsız görünmeyen kadınlar vardır bir de. Birbirleriyle yarışırcasına sürekli kötülük yapmaktadırlar. Çok yakın arkadaş olan ama her an ufak tefek cinayetler işleyecekmiş gibi görünen “düşman kadınları” izleriz.

Dizinin başlarında rock yıldızıyken abisinin ölümüyle mahallenin gelecekteki çete liderine dönüşen bir erkekle evlenen bir kadın vardır dizide. Mafyatik romantik bu erkek, kadını “kendi yaşantısından korumak” için terk eder, “gerektiğinde” kapısına iki koruma diker, kadın boşanma davası açtığındaysa kadının avukatını tehdit dahi eder ve kadın sonunda pes eder. Yani kadını yeterince taciz ve tehdit eden erkek kazanır erkeklik çukurunda.

Mafya dizileri bitmek bilmez. Kaba hareketleri olan, etrafa hakaretler yağdıran, yanında çalışan erkekleri küçümsemek için “hanımlar” diyerek seslenen bir erkek, karşımıza dünyanın en büyük kahramanıymış gibi çıkar… Birden fazla kadına “sahiptir” ve kadınlara bu durum kabullendirilmiştir. Bu dizideki eşkiya dünyaya hükümdar olmaz, kadınlara hükümdar olmuştur adeta.

Yaşamın her alanında kadına yönelik şiddetin bin bir görünümüyle karşı karşıyayız. Bu dizilerde kadınlık rolleri kurgulanırken de toplumda zaten var olan cinsiyetçi kabullerden yola çıkılıyor. Ve dizi sektörü öyle enteresan bir pazar ki karakterler ve roller değişiyor görünse de her hafta benzer hikayeler iş yapıyor.

Diziler, günbegün büyümekte olan şiddeti toplumsal cinsiyet sorunu değil de kadınlık sorunu gibi göstermeye çalışıyor. Yaşamlarımızı çalarken bizlere toplumsal cinsiyet rollerini böylesine dayatan devlet, erkektir. Devletlerin adaletinin katili-tecavüzcüyü mahkemelerde akladığı gibi devletin medyası da dizilerle onları koruyup meşrulaştırmaktadır. Biz kadınları mutfak robotu yerine koyan, evlenip anne olmayı zorunluluk gibi gösteren, kadınların birbirine düşman ve erkeğe muhtaç olduğu algısını bizlere dayatan medya da erkektir. Dolayısıyla erkeğin dizinin dibinde olan sadece dizilerdeki kadınlar değil, dizilerin kendisidir.

 

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 44. sayısında yayınlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , ,

Giriş
Login