Dizilerde, filmlerde, reklamlarda bize gösterilen güçlü, bağımsız kadınlar nerede? O kadınlar, -dünyanın ikiye bölünmüşlüğünde- ekonomisiyle, kültürüyle “Batılı kadınlar”. Örnek alınması gereken, üstün olan onlar…

Onlar gibi olması için kadının eğitilmesi, aydınlanması; devletin laikleşmesi, demokratikleşmesi; toplumun ilerlemesi, medenileşmesi… Kadınların kurtuluşu için erkeklerin batılılaşması… Hepsi kulağa hoş gelen boş sözler!

Batılı Olmak Bu Değil, Bu “Diğerleri” Olmak!

Batılı bir kadın olmak İran’da devletin bedenini ayıplaması, yasaklaması, örtülere hapsetmesi demek değil. Suudi Arabistan’da erkek izni olmadan dışarı çıkamamak değil batılı olmak; Hindistan’daki kadınlar gibi bisiklete binememek, Kore’de askeri birliklerde tecavüze uğramak, Kenya’da arındırma ritüeliyle önce çırçıplak soyulup sekse zorlanmak, ardından kıyafetleri yakılarak günahlardan “arındırılmak” değil.

Batılı erkekler kadınlara “tencere kapağı şoförü” anlamına gelen “ttukong unjeongsu” diye seslenmiyorlar elbette; çocuklara ve kadınlara tecavüz de Batı’da münferit bir olay. Batılı olmak din efendilerinin, devlet erkanının boğazına yapışıp seni kendi elleriyle boğması, öldürmesi değil; boğazına kadar toprağa gömülüp recmedilmek, 1800’lerde kurulan sinema salonlarına hayatında ilk defa 2018’de girebilmek değil. Bunların hepsi “diğerlerinin” hikayesi; Batı’da böyle hikayeler olmaz(!)

Bu Değilse Ne? Batılı Hayat Bir Başka

Öncelikle şunu söyleyelim; Batı -yazıda kastettiğimiz anlamıyla- dünya haritasının batısını ya da bir yönü anlatan bir terim değil; tarih boyunca kapitalizmin geliştiği Batı’nın farklı devletler tarafından da örnek alınan yaşam tarzıdır. Demokrasi, eşitlik, ilerilik gibi kavramlarla ilişkilendirilen Batı, aslında kapitalizmin tıkırında işlemesidir. Batı’da hayat bu yüzden bir başkadır. Caddeler temiz, mağazalar dolu, kıyafetler gıcır, yemekler boldur ve cüzdanlar hep şişkin…

“Severek” gidilen bir iş, o işte erkeklerle eşit şekilde kazanılabilecek statüler, dolgun ücret, “kaliteli” yaşam… Her şeyi alabilme gücü, sonsuz tüketim, sonsuz güç…

Gerçek mi Tüm Bunlar?

Dolu cüzdanın boşalttığı yaşamlarla Batı, mutluluğu kazandığını harcamakta, tüketmekte arar. Batılı kadınlar çok yakından tanık oldukları ışıltılı yaşama sahip olmak, yani “tam bir Batılı olmak” için vitrinlerde kendilerine sunulanlarla tatmin olmaya çalışır. Güzellikte, kozmetikte, kendi saç tipine uygun şampuanda, kendi cildine uygun kremde arar mutluluğu. Ancak ne yaparsa yapsın, ona yaşatılan mutluluk illüzyonu bir gün son bulur; bu sefer antidepresanlarla tekrar kapitalizme tutunur.

Kapitalizmin ürettiği tek “değer” olan para, gittikçe yaşamı değersizleştirirken tüketilen, aynı zamanda insanlar arasındaki ilişki de olur. Batılı kadın, cinselliğin “özgürce” yaşandığı toplumda, bir değer ilişkisi olmaksızın bedeniyle tüketilir.

Işıltılı Hayatın Gölgesinde Tüketilen Batılı Kadın

Geçtiğimiz aylarda, Hollywood’un ünlü kadın oyuncuları, yapımcı Harvey Weinstein’ın yıllarca tecavüzüne uğradıklarını açıkladı mesela. Ardından gelen birçok yapımcı ismi ve taciz, tecavüz… Erkekler Batı’ya yakışır bir biçimde “medeni cesaretle” yaptıklarını kabul etti; Batı kendine yakışır şekilde tüketmeyi, şov yapmayı sürdürdü. Batılı kadınlarsa…

Hollywood’ta çekilen filmler için harcanan milyonlarca doların piyasada tüketilmesi gibi, sahnenin arkasında, ışıklar yokken her şey bir bir tükeniyor… Sonsuz ün, sonsuz güç…

Marka Olabilmek İçin 30 Saniye

Her şey hızla geçer; bir şey alınır, kullanılır ve yenisi çıkınca yenisi alınır. Eskinin reklamı, yenisi çıkıncaya kadardır…

ABD markası Victoria’s Secret’ın ihtişamlı ürünlerine sıkışmış marka bedenler de hemen eskitilir Batı’da… “En kusursuzun” arandığı podyumlarda, mankenlerin marka olabilmek için yalnızca 30 saniyeleri vardır. 30 saniye içinde bedenlerinin tüm “kusurlarını” gösteren ışığın altında jüriye sunulurlar; hızla karar verir jüri kimin marka olacağına. Tabi yüz gram kilo alıncaya, daha kusursuz bedenler podyumda çıkıncaya kadar…

Batılılaşamamak da Var…

Saydıklarımız Batı’nın en’leri… En gösterişli sahnelerde en Batılı hayatı yaşayanlar, Batı’nın en hızlı tükettiği yaşamlar. Bir de tıkırında işleyen kapitalizmin yok saydıkları var. Gündelik hayatın “diğerleri” var. Batının içinde olup Batılılaşamayan göçmen kadınlar var mesela. Doğup büyüdükleri topraklardan yoksulluktan, savaştan göçmüşler Amerika’ya, Avrupa’ya; “Koskoca Batı, elbet bizi de alır içine…” diye. Koskoca Batı göçmen kadınları bir bir yutmuş ya da aç bırakmış. Batılı kadınlara hizmet eden kadınlar yaratmış göçmenlerden; ya ev hizmetlerinde çalışmış ya bedenini pazarlamak zorunda bırakılmış kadınlar…

İlerleme mi, Sömürünün Biçim Değiştirmesi mi?

Şimdi başa dönmenin zamanı; bizim kurtuluşumuz Batı’da mı, Batılılaşmada mı? Laikleşmede mi, demokratikleşmede mi?

Hiçbirinde değil aslında, bunların her biri birer illüzyon; sanki özgürmüşüz gibi, sanki batılılaştıkça, ilerledikçe nefes alıyormuşuz gibi… Bunların hepsi “-mış” gibi, “-muş” gibi. Gerçek olan, sömürünün farklı biçimi…

Kimdir bizi lokmalara bölen, çiğneyip ezerek sindirmeye çalışan? Erk’eğin yarattığı, erkekler için yaratılmış bu sistemdir. Ailedir, dindir, devlettir, kapitalizmdir… Farkına bile varamadan bize “kadın olmayı” öğreten ataerkil toplumdur.

Dünyanın neresine gidersek gidelim, kim olursak olalım; değirmen döndüğü sürece biz de bir şekilde suyun akışına kapılıyoruz. Ve o suda bizi boğanlar, değirmeni istediği yönde çevirenler. Suyun akışına kapılıp boğulduktan sonra, değirmeni kimin çevirdiği fark eder mi?

Peki Ya Özgürlük?

Özgürlük ne Doğu’da ne Batı’da!

Özgürlük, yukarıda saydığımız/sayamadığımız -her birimizin tüm yaşamı boyunca iliklerine kadar hissettiği- tüm iktidarları bütünlüklü bir sorun olarak ele alıp karşısında durmakta. Yani kapitalizme, devlete, ataerkiye; iktidara karşı mücadelemizde!

Özgürlük, başörtüsünü isyanın bayrağı eyleyip sallandıranlarda, kürtaj yasaklarına karşı sokaklara çıkanlarda, üzerinden kara çarşafı atıp rengarenk elbisesini açığa çıkaran kadınlarda, patronların sömürüsüne karşı iş yerlerinde eylem yapanlarda, tacize ve tecavüze karşı isyanlarını haykıranlarda!

 

Şeyma Çopur

[email protected]

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 44. sayısında yayınlanmıştır.

 

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , ,

Giriş
Login