Evlerini Sırtlarında Taşıyanlar

“Gelecek… geliyor… gelmek üzere…” diye biraz korku ve biraz da aymazlıkla beklenen küresel iklim değişikliği şimdi kapımızda, hatta kapıdan içeri süzülüp hayatlarımıza girdi bile: Seller, fırtınalar, yangınlar, iç içe geçmiş mevsimler, evlerini sırtlarına almış bu felaketlerden kaçmaya çalışan insanlar…

Dikkatlerinizi son söylediğimiz şeye verirseniz, bu yazıya konu olan şeyi anlarsınız. Evet, iklim göçü. Küresel iklim değişikliğinin en kritik sonuçlarından biri olarak görülen “iklim göçü” aslında giderek yaklaşan felaketin en belirgin semptomlarından biri. İklim değişikliğine bağlı olarak köyleri sular altında kalan, artık içme suyuna erişemeyen, tarım yapma olanaklarını yitiren insanların -fakat özellikle yoksulların- yaşayacak yeni bir yer bulma umuduyla başka şehirlere ya da başka ülkelere doğru yola çıkması olarak kabaca tanımlayabileceğimiz bir hareket, iklim göçü.

İnsanda olduğu gibi muhakkak ki göç birçok canlı türü için bir ihtiyaç. Büyükannelerimiz ve büyükbabalarımız bundan yaklaşık 200.000 yıl önce kendilerini Afrika’dan dünyanın her bir noktasına taşıyacak olan göç yolculuğuna çıkmadan önce de böyle düşünüyor olmalıydılar. Daha iyi avlanma alanları, toplayıcılık yapmak için daha verimli topraklar, daha seyrek nüfus ve sığınabilecekleri daha güvenli bir coğrafya. İnsanlığın binlerce yılı bu arayış içerisinde geçti. Bugün bizim gezer göçer dediğimiz toplumlar, tarım keşfedilene kadar biraz yerleşik biraz gezer göçer biçiminde yaşamlarını sürdürdüler. Dünyadaki insan topluluklarının büyük bir kısmı yerleşik yaşama geçmesiyle beraber “memleket ve coğrafya” anlayışı gelişti. O günden bugüne “bir yerli” olma mefhumu açığa çıktı fakat insanlığın göç macerası hiç durmadı. Bazen daha iyisi için bazen de sadece hayatta kalmak için göç etmeye devam etti ve halen de devam ediyorlar.

Tarihte Belli Başlı İklim Göçleri

İnsanlar savaşlardan kaçtılar, zorba iktidarların baskılarından, aç kalmaktan susuz kalmaktan; ölümden yaşama doğru kaçtılar. Ama bugün bizim konumuz iklim göçü. Sanayi devriminden bu yana ağır ağır etrafımızı saran, devlet ve kapitalizmin onun için açtığı yolda sinsice dünyayı öldüren küresel iklim değişikliğinin yerlerinden ettiği ve edeceği insanlarla ilgili.

Tarihteki en büyük göç dalgalarından biri “kavimler göçü” olarak bilinen harekettir. M.S. 4. yüzyılın sonlarına doğru Kuzeye doğru çekilen buzullar Orta Asya iklimi üzerinde önemli değişikliklere neden olmuş, bu değişiklere bağlı olarak açığa çıkan kuraklık burada yaşayan toplulukları yeni yerler aramaya itmiştir. Yıllar boyunca birbirini iterek ilerleyen bu kavimler Avrupa’ya dek ulaşmış, Avrupa’nın hem devletler düzeyinde sınırlarının değişmesine hem de buranın etnik yapısının farklılaşmasına neden olmuştur.

Sonuçlarına tarih kitaplarından aşina olduğumuz bir diğer hareket de kuraklık ve verimsizliğin neden olduğu ve tarihe Türk göçleri diye geçen bir diğer harekettir.

Eski çağlarda zaman zaman ortaya çıkan ve milyonlarca insanın ölümüne neden olan veba salgınları da kitlesel göçlere neden olmuş, aynı zamanda bu göçmenler vebanın daha farklı coğrafyalarda yayılmasına sebep olmuşlardır.

İklim Göçleri Başlıyor

Bu tarz göçlerin çehresini değiştiren şey ise sanayi devriminden bu yana göstere göstere ilerleyen küresel iklim değişikliğinden başka bir şey değil. Bunun sonuçları doğrultusunda ortaya çıkan kuraklık, deniz seviyesinde yükselmeler, ani ve yıkıcı yağışlar, seller gibi etmenlerle yola düşen milyonlarca insan yeni bir göç dalgası oluşturmaya başlıyor, hatta başladı bile. Rakamlar bir hayli ilginç aslında: 2012 yılı itibariyle yaşlı dünyamızın 32 milyon iklim mültecisine sahip olduğu söyleniyor. Üstelik farklı araştırmalara göre bu sayının 2050’ye gelindiğinde 50 milyon, 200 milyon ya da 1 milyara ulaşacağını söyleyenler bile var. Üstelik bahsi geçen rakamların savaşlardan kaçan mültecilerin sayısından en az 3 kat daha fazla olduğu söyleniyor.

Aslında iki tip iklim mültecisinden bahsediliyor. Birincisi geçici mülteciler. Felaketlerin yaşandığı bölgelerden bir süreliğine ayrılan ve felaketin etkileri azalmaya başladığında tekrar geri dönenler. Bir diğeri de kalıcı ya da devamlı olarak da adlandırılabilecek mülteciler. Onlar ise, felaketin büyüklüğünden ya da daha farklı nedenlerden dolayı bir daha yaşadıkları yere geri dönemeyenler. Bununla birlikte göç etmeyen ya da edemeyen bölge insanları da İklim Tutsağı olarak adlandırılabiliyor. Çünkü, yaşamak için temel gereksinimlerini yaşadığı yerden karşılamayan insanlar bir şekilde o coğrafyaya mahkum oluyor.

Şimdilik iklim göçünün yoğun yaşandığı yerler Alaska ve Okyanusya’nın belirli bölgeleri olarak gösterilse de, konu biraz daha açıldığında meselenin ne kadar dallanıp budaklandığını ve ucunun dünyanın her bir noktasına ne kadar hızlı değebileceğini görürüz.

Tuvalu ve Kribati Örnekleri

Tuvalu, Pasifik Okyanusu’nun içinde 9 adet mercan adasından oluşan bir Polinezya ülkesidir. Dünyanın en küçük ülkelerinden biri olarak bilinen Tuvalu’nun tamamen sulara gömülmesine ramak kalmış olmakla birlikte adalardan bir tanesinin 1997 yılında tamamen yok olduğu bilinmektedir. Sıcaklıktaki bir derecelik artış halihazırda bir kısmı deniz suları altına gömülen Tuvalu’yu tamamen sular altına gömecektir. Geçimini ağırlıklı olarak tarım ve balıkçılıkla sağlayan Tuvalu yerlilerin en az beşte biri ise şimdiden adalar topluluğunun daha güvenli alanlarına ya da Fiji, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi farklı ülkelere göç etmeye başlamıştır. Pasifik Okyanusu’ndaki bir diğer adalar topluluğu olan Kiribati de Tuvalu ile aynı kaderi paylaşıyor. Nüfusu 100.000 olan Kiribati ve nüfusu 10.000 olan Tuvalu’nun 2050 yılına gelindiğinde tamamen sulara gömüleceği öngörülüyor.

Yine Hint Okyanusu’nda bulunan Maldivler, kutuplardaki buzların erimesiyle beraber, deniz seviyesinin yükselmesi ve denizlerdeki tuzluluk oranlarının düşmesine bağlı olarak deniz canlılarının toplu şekilde ölmeleri gibi sorunlarla boğuşuyor.

Öte yandan küresel iklim değişikliğinin göçe zorladığı ilk mülteciler ise daha da beklenmeyen bir alandan ABD’nin Lousiana eyaletindeki Isle de Jean Charles’den çıktı. Bölge halkı su seviyesinin yükselmesi, ağaç kıyımının yarattığı erozyon nedeniyle tarım yapamadıkları için şehri terk etmek zorunda kaldı.

Yeni Bir Kitlesel Göçe Doğru

Dünyanın farklı coğrafyalarında farklı şekillerle varlığını hissettirmeye devam eden küresel iklim değişikliği insanları bavullarını alarak göçe zorlamaya devam ediyor. Sadece 2014 yılında Zimbabwe’de yaklaşık 2200 insan seller ve benzeri nedenlerle yaşamını yitirirken çok daha fazlası göç etmek zorunda kalmıştır. Yine Malavi Adaları’nda 330 bin kişi benzer nedenlerle göç etmek zorunda kalmıştır. Tüm bunlarla beraber 1995 yılında 25 milyon olan İklim mültecilerinin sayısı 2012 yılına gelindiğinde ise bu sayı 30 milyonun üzerine çıkmış durumda.

Kasırgalar

2005 yılında yaşanan ve ciddi kayıplara neden olan Katrina Kasırgası etkili olduğu bölgelerde 1 milyondan fazla insanın göç etmesine neden olurken, son aylarda yaşanan Irma, Harvey ve Maria Kasırgalarının ise çeteleleri henüz tutulamadı. Fakat arkalarında bıraktıkları manzaralara bakılırsa özellikle yoksul bölgelerdeki halkların kitleler halinde yaşam alanlarını terk etmek zorunda kaldıkları tahmin edilebilir.

Hem Savaş Hem Kuraklık Ortadoğu’nun Göç Haritası

İklim mültecilerinin sayısının, savaştan kaçan mültecilere göre neredeyse 3 kat daha fazla olduğunu söylemiştik. Fakat dünyamızın içinden geçtiği bu son süreçte kimin hangi kötülükten kaçtığını tespit etmek oldukça zor olsa gerek. Hele söz konusu coğrafya Ortadoğu ise durum bir hayli karmaşıklaşıyor. Bitmek bilmeyen bir savaşla Suriye halkları sadece savaş değil, kuraklık ve bununla bağlantılı nedenlerle de boğuşmak zorunda kalıyor. Son dönemlerde ortaya atılan bir diğer iddia ise Suriye Savaşı’nı tetikleyen unsurlardan bir tanesinin kuraklık ve tarım arazilerinin iyice verimsizleşmesi ile beraber halkların iktidara karşı duyduğu nefret olarak gösteriliyor. Suriye’de 2005-2010 yılları arasında 1 milyon insanın kuraklık yüzünden göç etmesi bizim burada yazdıklarımızı özetler niteliktedir.

Bu durumun böyle olup olmamasından ziyade, kuraklıktan doğru bölgedeki insanların savaştan öncede bir göç hareketi içerisinde olduğu biliniyordu. Dolayısıyla savaşla beraber bu bölgedeki halkların nefes alabilecek bir toprak parçasına ulaşma isteğinin katmerlendiğini görebiliriz.

İklim Mültecileri “Mülteci” Olarak Anılamıyor

Tüm bunlarla beraber, iklim mültecilerinin durumu, savaşlardan kaçan mültecilere göre daha vahim. Çünkü onlar, henüz mülteci olarak dahi tanınmıyor. Halihazırda savaşlardan kaçan ve uluslararası hukukta mülteci haklarına sahip olan insanlar sınır boylarında, kamplarda ölümle pençeleşirken, henüz bu hukukta bu sıfatı elde edememiş iklim mültecileri diğerleri kadar olamıyor bile. Bangladeş’te salgın hastalıklardan kaçan mülteciler, Hindistan’da koca bir duvarla karşılaşıyor. Tuvalu’dan Yeni Zelanda’ya gitmeye çalışan insanlara İngilizce bilme zorunluluğu bir duvar haline getiriliyor. Ama sel ve baskınlar kimseye bildiği dilleri ve yeteneklerini sormuyor.

Yaşadığımız Coğrafya

Yaşadığımız coğrafya ise gelmekte olan felaketten en çok etkilenecek bölgeler arasında gösteriliyor. Kuraklık ve çölleşme en belirgin sonuçlar olarak görülürken, 2050 yılına kadar coğrafyanın en fazla yağış alan bölgesi Karadeniz’in diğer bölgelerden çok fazla göç alacağı öngörülüyor. Elbette Karadeniz bu zamana kadar HES’lerle, madenlerle, taş ocaklarıyla ve yollarla yok edilmezse.

Öte yandan yaşadığımız coğrafyada kuraklıkla bağlantılı olarak irili ufaklı birçok göçün yaşandığını biliyoruz. 2014 yılında Elazığ’ın Baskil ilçesi Akuşağı köyünde yaşananlar bunun en basit örneği; kuraklık yüzünden 70 hanelik köyün neredeyse tamamı başka yerlere göç etmek zorunda kalmış. Önümüzdeki günlerde gözümüzü ve kulağımızı biraz daha açarsak, medyanın küresel ısınmanın etkilerine yönelik bilinçli sağırlığına rağmen bir çok haber duymaya devam edeceğiz, ta ki biz o göçmenlerden biri oluncaya dek.

Her Ezilen Potansiyel Bir Göçmendir

Rakamlar ve hikayeler ürkütücü, sonu kesinlikle iyi bitmeyen bir kara ütopyanın içine girmiş gözüküyoruz. Gerçek şu ki, bahsi geçen iklim mültecilerinin çok büyük çoğunluğu yoksul kaldı. İklim yüzünden göç eden zenginlerin “mülteci” olmak gibi bir zorunluluğu olmadığını, varlıklarıyla dünyada rahatlıkla seyahat edebileceklerini de biliyoruz.

Üzerinde köle gibi çalıştığı toprak sular altında kalınca, çalıştığı fabrikadaki insanlar salgın hastalıklardan teker teker ölmeye başlayınca, bahsi geçen nedenlerle küçük işletmeler birer birer kapanmaya başlayınca biz ezilenlerin daha yaşanılabilir yerlere doğru yola çıkmaktan başka çaresi kalmayacaktır.

Öte yandan, ayrıcalıklarıyla, sanayileriyle, varlıklarıyla dünyanın bu hale gelmesine neden olanlar bizlerin karşısına her gün daha güçlü duvarlarla çıkmaya devam edecekler.

Görünen o ki, önümüzdeki günlerde bizleri uzun soluklu ve çetin bir savaş bekliyor. Fakat bu savaş kimilerinin dediği gibi insan ile doğanın savaşı değil, tüm yaşam için duvarları aşmaya çalışanlar ile duvarları güçlendirmeye çalışanlar arasında yaşanacak.

Özgür Erdoğan

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 41. sayısında yayınlanmıştır. 

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.
Giriş
Login