Çalışıyoruz kan ter içinde… Kaslarımız parçalanıncaya kadar, göz damarlarımız patlayıncaya, beynimiz iflas edinceye kadar… Saatlerce çalışıyor; didiniyoruz! Gerekçelerimiz farklı farklı; kimimiz çocuğumuzun geleceği için, kimimiz ev almak, kimimiz araba almak, kimimiz konforlu bir yaşama sahip olmak için çalışıyoruz… Ama en çok hayatta kalmak için çalışıyoruz.

Bir canlının en temel gereksinimine dair çeşitli tartışmalar sürüp gidiyor. Temel fiziki ihtiyaçlar tartışmasız en önemli olanları. Fakat hiç şüphesiz hayatta kalma gereksinimi tamamlanmadan diğer fiziki ihtiyaçlara geçilemiyor bile. Şüphesiz ki, yaşama koşulu diğer koşulların yaşanabilmesi için ilk gerçekleştirilecek olan şey.

***

Bu yazıda birbirinden farklı alt başlkıklar görüyoruz. Kiminin “yoktur öyle bir şey” dediği. Kiminin “şirketler ikna edilirse, musluğu kısarsak, lambaları kapatırsak…” durduruz” dediği. Kiminin uğruna “Kyoto Protokolleri” ,“Paris İklim Zirveleri” * yapıp, dünyanın altındaki ateşi sürekli beslediği bir mesele küresel ısınma.

Yıllardan beri “geliyor, son … yıl kaldı” nidalarıyla anılan küresel ısınma, özellikle son birkaç yıl içerisinde sonuçlarını açık açık göstermeye başladı. Bu yazı yazılırken bütün bir Amerika kıtasını yerle bir eden İrma kasırgası yine aynı bölgeyi vuran Harvey kasırgası. Bütünüyle sular altında kalan şehirler , köyler, iklim mültecileri… Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’u vuran sel ve dolu, barajların doluluk oranları…

Görünen o ki, bu sorunun kendisi insanlığın karşılaştığı daha önceki sorunlardan hiçbirine benzemiyor. Yani yaklaşan şey tercihlerimize bağlı bir şey olmanın ötesinde, bizi zorunluluğa iten bir şey. Peki nedir bu zorunluluk?

Katıksız bir mücadeleye girişmek! Zaman daralıyor. Tüm dünyayı bir çöplüğe çeviren şirketleri ve devletlerden aman dilemeyi bırakmalı, sorunun üreticisi olanlardan yani dev fabrika bacalarına, çeşit çeşit santrallere, göğü yırtan gökdelenlere sahip olanlardan hesap sormalı, dünyayı öğüten bu makinenin dişlilerini parçalamalıyız.

Sudan bahaneler ve çözüm önerilerinin işe yaramadığını gördük. Geri dönüşüm, temiz enerji, tasarruf politikaları, “çevreyle dost bir yaşam anlayışı”, protokoller ve zirveler gibi çabalar işe yaramamanın ötesinde, gelecek olana karşı bizleri körleştiriyor! Oyalıyor!

Hani yazının başında diyorduk ya; “Çalışıyor, çabalıyoruz” diye. Ne için? Kendisi hakkında güzel gelecek hayalleri kurduğumuz çocuğumuzun 30’una geldiğinde bir iklim mültecisi olarak sınır kapılarında sürünmesi için mi? Mutlu bir emeklilik hayali kurarken koleradan kıvranarak ölmek için mi? Gizli gizli yağmur suyu biriktirmek; ucu bucağı olmayan bir çölün ortasında yalnızlıktan kuruyan bir ağacın gölgesinde bu kasvetli manzarayı pişmanlık ve hüzün içerisinde izlemek için mi?

Elbette değil. Çözüm önerimiz açık ve net. Başka bir yol, başka hiçbir yöntem yok. Devrim yapmaktan, devrim olmaktan başka şansımız yok!

Tüm varlıkları kendimizle beraber özgürleştirmeli, hayatın akışını bozan bu sömürü sistemini açık ve net; amasız ve tereddütsüz yıkmalıyız.

 

Altıncı Yok Oluş

Son dönemlerde çeşitli bilim insanları tarafından ortaya atılan bu fikir küresel ısınma ve benzeri vakaların en korkunç sonucu olarak görülüyor. Bu fikre göre dünya daha önceden beş kitlesel yok oluş ile karşı karşıya kalmış, dünya üzerindeki türlerin büyük çoğunluğu yeryüzünden silinmiştir.

Stanford Üniversitesi’nde biyoloji profesörü Paul Ehrlich ve Universidad Autonoma de Mexico’da öğretim üyesi olan Gerardo Ceballos gibi birçok bilim insanı yaptıkları çalışmaların sonunda, yoğun sanayileşme faaliyetleri ve küresel ısınmayla bağlantılı olarak altıncı yok oluş evresinin başında olduğumuzu söylüyor.

Araştırmaya göre;

“…Eğer hayat var olmaya devam ederse, iyileşmesi birçok milyon yıl sürebilir ve türümüz bunun başlangıcında tamamen yok olabilir…”

“…hayvanlar öncesine nazaran 100 kere daha hızlı yok olmakta ve insanoğlu, soyu tükenecek olan canlılar listesinin başında geliyor…”

“…hem suda hem karada yaşayabilen canlıların yaklaşık yüzde 41’i ve bütün memeli hayvanların yüzde 26’sı soy tükenme riskiyle karşı karşıya…”

“…tür yok olmasının en muhafazakar tahminine dayanarak bile, geçtiğimiz asırda soyu tükenen omurgalıların ortalama oranının, eğer insan faaliyetleri olmasaydı, 114 kat daha az olacağı…”

Su Savaşları

Küresel ısınmanın en belirgin sonuçlarından biri de kuraklık ve buna bağlı olarak “Su Savaşları”. Yakın bir gelecekte (kimilerine göre 2025) patlak vermesi beklenen su savaşlarında, petrol savaşlarının en büyük kurbanı olan Asya Kıtası’nın başının yine çok ağrıyacağı düşünülüyor. Çünkü dünya nüfusunun neredeyse yüzde 60′ını ağırlayan Asya Kıtası içilebilir suyun yalnızca yüzde 36′lık kısmına sahip.

Olası su savaşlarının tarafları git gide netleşiyor. Birkaç örnek vermek gerekirse;

Fırat ve Dicle için Türkiye, Suriye ve Irak… Aral gölü etrafında Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan ve Kırgızistan… Mahakali Irmağı ise Nepal ile Hindistan… Şeria Nehri için ise Ürdün, İsrail, Lübnan ve Filistin arasında çatışmaların yaşanabileceği söylenirken bahsi geçen coğrafyalardaki tabloya bakarsak bu çatışmaların yavaş yavaş yaşanmaya başladığını da söyleyebiliriz.

Aktörleri devletler olan çatışmaların haricinde, aktörleri “şirketler” ve “devletler” ile “tüm öteki varlıklar” arasında da su savaşları yaşanmaya başlamış durumda. 2015 yılında Brezilya’da yüzlerce ilçede suyun karneye bağlandığını hatırlayalım. Yaşadığımız coğrafyada ve başta Ortadoğu ile Güney Amerika olmak üzere devletlerin nehirleri ve diğer su varlıklarını özelleştirip kimi şirketlere peşkeş çektiğini hatırlayalım. Geçtiğimiz yıllarda Bolivya’da koca bir havzanın bütün suyunu satın alan bir şirket, birçok köylüyü çatılarında yağmur suyu biriktirdiği için tutuklatmıştı. Benzer haberleri yaşadığımız coğrafyada, özellikle Karadeniz bölgesinde duymamıza ramak kaldı. Çünkü derelerin üzerine HES’leri konduran şirketler, devletle anlaşırken sadece o dere üzerindeki su üzerinden değil; bölgedeki tüm su hakkı üzerinden anlaşma yapıyor. Bu anlaşmalar şunu gösteriyor: Enerji ihtiyacı safsatasıyla coğrafyanın her yanındaki dereleri HES’lerle boğanların asıl amacı enerji değil. Su savaşlarında konum almaya çalışan şirketlere rant yaratmak!

Küçük Kıyametler

Her ne kadar küresel ısınmanın etkilerini uzunca bir süreden beri hissediyor olsak da özellikle son birkaç yıldır dünyada yaşananlar felaketin adım adım yaklaştığını ortaya koyuyor. Geçtiğimiz hafta Amerika Kıtasını vuran Harvey Kasırgası sırasında en az 25 kişi yaşamını yitirirken, 40.000 ev tahrip olmuştu. 1 milyon araba kullanılamaz hale gelmiş ve kasırganın etkisi ile petrol rafineleri ve kimya tesisleri atmosfere 2268 ton kirlilik salmış! Bunun üzerine de petrol fiyatlarında büyük bir artış olmuş, normalde kasası 9 dolardan satılan içme suyu kara borsaya düşerek 99 dolara fırlamıştır. Sonrasında yine aynı bölgeyi vuran ve saatteki hızı neredeyse 300 km’yi geçen Irma Kasırgası Küba, Barbuda, St. Martin, Porto Riko, Virgin Adaları ve Anguilla’yı vurduktan sonra ABD’yi de vurdu. Bu yazı yazılırken halen devam eden kasırganın yarattığı yıkımın boyutları netleşmemiş olsa da sadece Florida’da 7 milyona yakın insanın tahliye edildiği, ölü ve yaralıların olduğu ayrıca maddi zararın çok çok yüksek olduğu söyleniyor. Porto Rico’da kasırgaya bağlı olarak 4 aylık elektrik kesintisinin yaşanabileceği söyleniyor. Öte yandan, Irma kasırgası sonrasında birden yağmacıların ortaya çıkması ise bu kara tabloyu tamamlar biçimde. Sadece Florida’da 32 kişinin yağmacılıktan yakalandığı biliniyor.

Bütün bunlarla beraber, dünyanın farklı coğrafyalarında söz konusu etkileri acı biçimde görmek mümkün. Nijerya’da son dönemlerde yaşanan sel ve su baskınları yüzünden 100 bin kişi tahliye edilmiş, kolera bütün coğrafyayı sarmış durumda. Sadece Nijerya ve Sudan’da 3.6 milyon kişi halen temiz suya ulaşabilir durumda değil. Geçtiğimiz hafta itibariyle, Sierra Leone’de yarım milyon insan benzer sebeplerden dolayı kolera tehdidi altında. Yine son dönemlerde Asya kıtasında yaşanan sel felaketleri yüzünden toplamda 1200 kişi yaşamını yitirdi. Çin’in en yeşil alanlarından biri olarak bilinen Kansu eyaleti küresel ısınmanın etkileri ile tamamen çöle dönüşmüş durumda. 1991 yılında Peru’dan başlayarak Ekvator, Kolombiya, Şili, Guatemala, Meksika, Panama ve Brezilya’ya kadar yayılan büyük kolera salgını 5000 kişinin yaşamını yitirmesine neden oldu. Bütün bunlarla beraber Etiyopya, Ruanda, Kenya, Uganda, Zimbabwe ve Kolombiya’da çeşitli salgın hastalıklar git gide artmış; küresel ısınmanın tetiklediği bu salgınlarda birçok insan yaşamını yitirmiştir ve halen yitirmektedir.

Yaşadığımız Coğrafyayı Bekleyenler

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’da yaşadığımız sel felaketi, iklim kaymaları ve özellikle büyük şehirleri vuran susuzluk ve kuraklık herkesin aklına şu soruyu düşürdü; neler oluyor?

Küresel ısınmanın etkilerini en fazla hissedecek coğrafyalardan birinde yaşıyoruz. Aslında son günlerde yaşananlar, önümüzdeki 30 senede yaşayacaklarımızın habercisi gibi. Önce mevsimlerden başlayalım. Çok yakın bir zamanda baharın iklim döngüsünden silineceği; kurak yazların ve şiddetli kışların olduğu yeni bir iklim döngüsünün yaşanacağı söyleniyor. Düzensiz, ani ve şiddetli yağışlar; seller, hortum, kasırga, heyelan ve erozyona neden olacak. Sıcaklıkların artmasıyla yangınlar çoğalacak. Bu da tarımsal hastalıklar ve tarım zararlılarının artmasına neden olacak. Çok daha sık ve uzun süreli kuraklıklar yaşanacak. Konya’nın Karapınar civarındaki hızlı çölleşme, nasıl bir gelecekle karşı karşıya kalacağımızı özetler nitelikte.

2030 yılına gelindiğinde, ortalama sıcaklıklarda 2 -3 derece artış görüleceği, bu artışın deniz seviyelerini 2030’da 30, 2050’de 50 cm arttıracağı öngörülüyor. Bu da demek oluyor ki, sahil şeridindeki birçok tarım ve yerleşim alanı sular altında kalacak ve su seviyesi azalan nehirler tuzlu suyla dolacak. (İstanbul’da, doldurulan deniz alanlarının 2,5 km kareyi aştığı düşünülürse, bu kentin geleceği de pek parlak görünmemektedir.) Öte yandan özellikle Kürdistan’da yağış azalırken, Karadeniz’de yağış artacak. Bu da kurak bölgelerden kuzeye doğru bir göçün önünü açacak. Karadeniz’de inşa edilen Hidroelektrik Santraller ve onların elinde rehin bulunan su varlıkları ise fahiş fiyatlara satılacak. Coğrafyadaki tüm canlılar “su fakiri”ne dönüşecek.

90’lı yıllarda kişi başına düşen su miktarı 3000 metreküpten fazla iken bugün bu rakam 1500 metreküpe kadar indi. Standartlara göre “su fakiri” sayılabilmek için bu miktarın 1000 metreküpe kadar düşmesi gerekiyor. İşin kötü yanı, önümüzdeki 30 sene içerisinde bu “mertebe”ye erişmek için çok çaba sarf etmemiz gerekmeyecek…

Bu liste böyle uzar gider ama biz duralım, yeni bir listeye göz atalım…

Kentsel dönüşüm, enerji santralleri, madenler, taş ocakları, denizlere yapılan dolgular, tüneller, duble yollar, harç makineleri ve kepçeler, hafriyat kamyonları, asbestli hava koşulları… Hepsi ama hepsi “hiç esmiyor”un mimarları. İşin kötüsü, böyle giderse, gerçekten hiç esmeyecek!

İklim Mültecileri

Küresel ısınmanın yol açtığı sel, yangın, kuraklık gibi etkiler nedeniyle birçok kişi yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalıyor. Yalnızca 2012 yılı içerisinde 31 milyon insan yukarıda saydığımız gerekçeler yüzünden göç etmek zorunda kalmış ve birer “İklim Mültecisi”ne dönüşmüşlerdir. Üstelik bu sayının 2050’ye kadar en az 50 milyonu bulacağı ve hatta zaman içinde 200 milyona çıkacağı söyleniyor.

Başta, Alaska yerlileri ve Okyanusya’nın deniz seviyesinin altında kalan bölgelerinde yaşayanlar ile Polinezya’nın bir kısmı, Maldivler, Güney Pasifik Adaları ve Vanuatu’da deniz seviyesinin altında kalan birçok yerleşim küresel ısınmanın vahim sonuçlarını ilk yaşayanlar arasında bulunuyor. Yaşam alanları sular altında kalan insanlar başka ülkelerin kapısını arşınlıyor. Savaşlardan kaçan insanlara felaketlerden kaçanlar etkileniyor. ABD ve İngiltere savaş mağdurlarına karşı duvar örmeye hazırlanırken, Hindistan devleti de küresel ısınma’dan kaçan insanlara duvar örüyor.

Küresel Isınma Nedir?

Küresel ısınma kabaca doğal ya da insani nedenlerle atmosfere yayılan gazın atmosfer üzerinde bir sera etkisi yaratması ve bu sera etkisinin de dünya üzerindeki sıcaklığı beklenmeyen bir ivmeyle arttırması anlamına gelir.

Aslına bakılırsa küresel ısınma hep vardır. Örneğin güneşte yaşanan kimi değişimler ya da volkanik bir patlama dünyanın sıcaklığını değiştirebilecek kuvvettedir. Fakat bu etkiler bugün olduğu gibi dünyanın sıcaklığında ani ve keskin değişimlere yol açmaz. Küresel ısınmayı insanlığın gündemi haline getiren şey, 1800’lerde ortaya çıkan ve türümüzün bütün alışkanlıklarını kökünden değiştiren sanayi devriminden başka bir şey değildir.

Kapitalist üretim tekniklerinin benimsenmesi, aynı kapitalist güçlerin enerji ihtiyacı için kurulan termik, nükleer, hidroelektrik, jeotermal, rüzgar, güneş santralleri, yavaş yavaş bütün dünyayı saran beton bloklar, ormansızlaştırma, gibi birçok etmenle beslenen küresel ısınma dar anlamıyla birçoklarının söylediği gibi insani bir sorundur. Fakat geniş anlamıyla düşünüldüğünde serbest piyasanın yani kapitalizmin sorunudur. Evet sorunun yaratıcısı onlardır. Fakat, bu yaklaşan felaketin sonuçlarıyla biz yoksulların yüzleşmeyeceği anlamına gelmez.

* bkz: http://patikaekoloji.org/zehirli-gaz-borsasi-kyoto-protokolu/)

 

Özgür Erdoğan

[email protected]

 

 

Bu yazı Meydan Gazetesinin 40. Sayısında yayınlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , ,

Giriş
Login