“Aslan kendini tuzaklardan koruyamaz ve tilki ise kendini kurtlara karşı savunamaz. Öyleyse, kişi kendini tuzaklardan koruyacak bir tilki ve kurtları korkutacak bir aslan olmalıdır.”

Yeni dönem analiz edilirken, hemen yakın tarihte yapılan tespitler daha görünür ve konuşulur olur. “İyi öngörüye sahip siyaset bilimciler” sahaya çıkar hemen. Yazdıkları çizdikleri popüler olur, konuşulur, okunur. Nedeni bellidir; içinde bulunduğumuz süreci (ekonomik, siyasi ya da toplumsal) anlamaya ihtiyaç hissederiz. Özellikle bir önceki siyasal dönemin devamcısı olmayan zamanlarda bu ihtiyaç kaçınılmaz bir hal alır. Anlamak, içinde bulunulan koşullara, duruma göre tavır alma, tutum belirleme ve yakın geleceğin hazırlığını buna göre yapmak içindir.

Bir de daha genel geçer tespitlerde bulunan siyaset bilimciler vardır. Sözlerinin etkisinin her zaman ve her yerde geçerli olması gerektiğini savunurlar. Yazdıkları, siyaset biliminin ana kolonlarını oluşturur. Machiavelli’nin Prens’inin neden içinde bulunduğumuz dönemde sıkça atıf yapılır olduğu, iktidar ve yönetici arasındaki ilişkiyle ilgilidir. Bugün devletli siyasetin vazgeçilmez bir parçası haline gelen tek ve mutlak güç doğrudan yönetici/başkan ile ilişkilendirilirken, 16. yüzyılda yazılmış bir politik incelemeyi tekrar tekrar hatırlıyoruz.

Devlet yöneticisinin mutlak güce sahip olması gerektiği fikri, sadece 16. yüzyılda Machiavelli’nin Prens’inin yarattığı etkiyle bu yüzyıl ve Avrupa’yla sınırlı kalmamıştır. Kalmamıştır, çünkü içinde bulunduğumuz yüzyılda, devletli siyasetteki değişimler ve yönelimler; Machiavelli’nin Prens’inin sahip olması gereken özellikler ve sahip olduğu iktidarı pekiştirme yöntemlerini anımsatıyor. Bu anımsatma, tarihsel bir rastlantı değil. Keza modern politik liderliğin temellerinin aranacağı kaynaklardan biridir Prens.

Bu durumun yansımasını kendi coğrafyamızda, OHAL, referandum süreci ve başkanlık sistemiyle deneyimlemeyi sürdürüyoruz. Machiavelli’nin Prens’i için öğütlediği kurnazlık ve mutlak güç, yönetici merkezli şekillenen dünya siyasetinde olduğu gibi Tayyip Erdoğan ve AKP tarafından kutsanan siyasal kavramlardan. Referandum ve OHAL sürecini anlamak için iki iyi başlangıç noktası…

Siyasi Kurnazlık

Aslında başkanlık tartışmaları, OHAL süreci başlamadan önce girdi gündemimize. Yoğunluklu olarak eyalet sistemi ve yetkilerinin ne olacağı, sistemin mevcut sistemden ne ölçülerde daha iyi, ne ölçülerde daha kötü olabileceği gibi tartışmalarla son üç senedir politik gündemin bir parçasıydı.

AKP’nin başkanlık sistemine yönelik birkaç girişimi olmadı değil; ancak bu girişimlerin hepsi olgunlaşamadan sonlandırıldı ve sık yapıldığı biçimiyle gündem değiştirildi.

OHAL süreci, başkanlık sisteminin kayıtsız şartsız kabulü için, Erdoğan ve AKP’ye bulunmaz bir fırsat sundu. 19 Temmuz 2016’dan bu yana farklı tarihlerde birçok kez uzatılan OHAL, Erdoğan ve AKP’ye devletin restorasyonunda istediği gücü vermekle kalmadı, bu gücün meşrulaştırılacağı “seçim”lerin yapılacağı koşulları da belirleme, denetleme yetkisi verdi.

16 Nisan’da gerçekleşen referandumla, “kullanılan bir oyla anlaşmanın onaylanacağı”, “seçime katılımın çokluğuyla meşrulaştırılacak” sistem kurnazlıkla devreye sokuldu. Özgür irade yanılgısının içerisinde, yönetime etki ettiğini düşünenler “Evet-Hayır” diyerek başkanlık sistemine onay vermiş oldu, bu kurnazlığı fark etmediler. Tırnak içerisindeki ifadeler, Devrimci Anarşist Faaliyet’in Referandum’a Dair 1 başlıklı bildirisinde Mart 2017’de yayınlandı. Bildiri tam da bu onaylatma-yanılsama mevzusuna odaklanmıştı. Benzer bir şekilde, Nisan başında yayınlanan Referandum’a Dair 2 bildirisinde;

Evetçiler kaybetme ihtimalini düşünmüyor. Evetçiler iktidar olmanın rahatlığını yaşıyor. Sokak ve meydan propagandasında üstünlüğüne güveniyor; çünkü bu üstünlüğü kendileri yaratıyor. Hayır kampanyalarını yerellerde militan partizanlarıyla, genelde ise zabıta ve polisiyle yani kolluk kuvvetleriyle engelliyor. Yandaş medyasında çocuk programından magazin programına, dizi filminden sinema filmine, haberlerden tartışma-yorum programlarına evet propagandası yapılırken; karşıt medyada çekingen evet eleştirilerine paralel hayır da çekinilerek övülüyor. Evetçiler, kampanya süresince kurdukları bu “adaletsiz” uygulamaların yarattığı rahatlıktan öte seçim günü “olağanüstü” uygulamalarla oyları, sandıkları ve seçim sonuçlarını “koruyacağını” da biliyor.” denilmişti.

Yani iktidarın “kaybetse de kaybetmeme” stratejisinden bahsedildi. Referandum sonucundan çıkan sonuç bu strateji oldu.

16 Nisan akşamı seçim sonuçları açıklandıktan sonra, “hukuki yollarla” Hayır’ın kazandığını kanıtlamak isteyenlerin itirazlarının hepsi reddedildi. Ne kadar beklenilemez bir sonuç değil mi?

Aynı bildirinin yayınlandığı Medyan Gazetesi’nde Sansasyon başlığıyla bir yazı yayınladık. Yayınladığımız yazıdaki bir bölümü, referandum öncesi yaptığımız gazete dağıtımlarında alanlarda slogan olarak kullandık. Peki neydi bu bölüm: Seçmen sayısından fazla oy pusulaları, mühürsüz sandıklar, sandık kurulu başkanlarının yaptığı usulsüzlükler, kullanılan açık oylar, evde mühürlenen sandıklar, yakılan seçmen kağıtları, tuvaletlerden çıkan oy pusulaları… Bunları uydurmadık. Daha önce yaşanan benzer seçim süreçlerinden örneklerdi, bunları hatırlattık. Böyle bir sisteme nasıl güvenilebileceğini sorgulatmaya, üstelik OHAL’de gerçekleşecek bir seçim sürecinde “Oy Kullanmama” sorumluluğuna davet ettik herkesi.

16 Nisan akşamı, muhalefetin hep birlikte konuştuğu tek mesele mühürsüz sandıklar ve sayılmayan oy meselesiydi! Bugün hiçbir politik özne, durumun aksi yönde geliştiğini söyleyemez/söylememektedir. Referandum aracılığıyla, başkanlık sistemi meşrulaştırılmıştır.

Unutmadan…

Siyasal gündem hızlı değişiyor. Bunda her geçen gün patlayan bombalar, hızlı değişen iç ve dış politikalar olduğu gibi, siyasal iktidarın “hızlı gündem değiştirme” stratejisinin etkisi de var.

Bu hızlı değişen ya da değiştirilen gündemde toplumsal muhalefetin söylem ve politikalarının değişme hızı da önem teşkil ediyor. Daha dün politik bir duruma ilişkin saptama yapanlar, ertesi gün bu saptamalardan caymakta; belki de kendi iddialarının tamamen zıttı bir şeyi sonraki gün iddia edebilmektedirler. Nasılsa kamuoyu unutmaya meyilli!

Referandum’a Dair bildirilerimizi, Mart ayından bu yana yazdık. Yazdıklarımız arasındaki tutarlılığı ve ilişkiselliği ön planda tuttuk. Özellikle böyle süreçlerde, kısa erimli tespitlere değil; olabildiğince uzak bir süreci tahmin etmeye çalışan, geçmişte yaşananlar ve gelecekte yaşanacaklar arasındaki ilişkiyi, şu an yaşananlar aracılığıyla açıklamaya çalışan analizlere ihtiyaç vardır. Bu ihtiyaç, mevcut siyasal, ekonomik ve sosyal sorunların çözümüyle doğrudan ilgilidir.

Ancak, her seçim sürecinde olduğu gibi; referandum sürecinde de iktidarın siyaseti “seçim indirgemeciliği”ne hapseden politikalarını yeniden üretmekten imtina etmeyen bir “muhalefet”le karşı karşıyaydık. Evet-Hayır ikilemine sıkışan siyaset süresince, Oy Çağrısı Yapanları unutmamak gerek. Devlet iktidarının kurnaz hamlesini görmeden, parlamenter siyasetin mantığını anlamadan, muhalefetin bu sisteme yaptığı davetleri mücadele tarihi unutmayacak. Unutmamak gerek!

Unutmamak gerek, çünkü hızlı değişen gündem örtüsünün altında kendilerini saklayabilecekler. O örtüyü açmadan, tespitlerin sorumluluğu alınmadan yapılacak muhalefetin yararı olmaz. Yararı olmayacağı gibi, sonraki benzer seçim süreçlerinde de sığ tespitlerle çözüm arayışlarına girilebilir, iktidarın kurnazlıkları görmezden gelinebilir.

Mutlak Güç

Peki Erdoğan ve AKP, özellikle OHAL sürecinde bu referanduma niçin ihtiyaç duymuştur?

16 Nisan’da gerçekleştirilen referandumun hemen öncesinde başkanlık sistemi, çiftbaşlılık meselesiyle tekrar gündeme geldi. Devletin tüm gücü ve yetkilerini “bir kişide” toplama hamlesi, referandum sonucunda başarılı oldu. Yani, Tayyip Erdoğan hem kurnaz tilki hem de güçlü aslan haline geldi.

Böylelikle 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelişi ile değişen cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık arasındaki güç dengesi bir kez daha değişti. Partiden istifa edip, parti başkanlığını başbakana bırakan cumhurbaşkanının yerini “partili cumhurbaşkanı” aldı.

Bu yapısal değişikliğe AKP, 15 Temmuz sürecinden bu yana ihtiyaç hissetmekteydi. Özellikle 15 Temmuz’dan bu yana izlenen partinin lideri etrafında toparlanma stratejisi, AKP’ye 15 Temmuz’da ve sonrasında sokakta mobilize olabilme gücü vermişti. Referanduma kadarki devletin işleyiş krizi, fiili başkanlık uygulamaları ve KHK’larla aşılmaya çalışılırken; yaratılan “reis miti” aracılığıyla komplo teorilerinin yarattığı tehdit altında olma hissiyatındaki ve faşizan-reaksiyoner duygularla sürekli olarak beslenen taban, kendisini parti lideriyle özdeşleştirdi. Otoriter popülist bir siyaseti kendine pusula edinen her partinin yaptığı gibi Tayyip Erdoğan ve AKP, “devlet-millet” ikiliğini parti bünyesinde eritmeye çalıştı.

Yani Tayyip Erdoğan, parti içerisindeki mutlak pozisyonunun aracılığıyla devlet hiyerarşisinin en tepesinde olduğunun bilincindeydi. Partisiz, “yansız” cumhurbaşkanlığının hem kendi iktidarını hem de partisinin mevcut siyaset içerisindeki pozisyonunu sekteye uğratacak olması ihtimalini “başkanlık sistemi”yle atlattı. Erdoğan, gerçek gücünün bu olduğunun farkında. Tek başına başkanın belirleyici olacağı, siyasal işleyişin liderle özdeşleşeceği, karar alma süreçlerinin Evet-Hayır’a indirgeneceği, halkın zaten parlamentarizmle pasifleştirilmiş siyasal iradesini doğrudan başkanın siyasal iradesine teslim eden bir aktör olmaktan öteye gidemeyeceği ve üretilen politik kararların doğrulatıldığı yeni sistem, 2019 Başkanlık Seçimleri’nden sonra tamamen uygulamaya geçilecek.

Toplumsal İhtiyaç

Machiavelli, Prens’e korkuyu ve şiddeti sürekli hale getirmeyi, vatandaşlara bunu sürekli hissettirmenin siyasal iktidarın sürekliliği için gerekli olduğunu öğütler. İçinde bulunduğumuz OHAL süreci, devlete bu sürekli korku ve şiddet durumunu yaratabilme, kontrol edebilme gücü vermiştir. Aynı, Machiavelli’nin öğüdünde olduğu gibi bununla hedeflenen siyasal iktidarın sürekliliğidir.

OHAL, referandum ve başkanlık sistemiyle beraber devlet mekanizması, mantığı ve meşruluğu yeniden yapılandırılmaktadır. Mevcut idari, hukuki ve siyasal işleyişlerin tümüyle değiştiği, güç dengelerinin baştan oluşturulduğu bir dönemin içerisindeyiz. Ekonomik, toplumsal ya da siyasal krizler, kaygı ve korkunun sürekliliği, artan şiddet, reaksiyoner reflekslerle; örgütlü, güçlü, planlı bir muhalefetin önüne geçilmeye çalışıldığı açıktır. Çünkü, prensler de başkanlar da siyasi kurnazlıklarını ve mutlak güçlerini böyle bir ortam yaratarak elde tutabilmektedirler.

İçinde yaşadığımız koşulların bizi sersemleştirici etkisinden, oynamaya zorlandığımız/sıkıştırıldığımız muhalefet tarzından kurtulmaya ihtiyacımız var. Devletten “adalet” dilenmeye hevesli kesimlerin öne sürdüğü gibi, OHAL koşullarında bir an olsun nefes alabilmek için değil. OHAL’in, referandumun, başkanlığın ötesini görebilmek için, iktidarın kurnazlıklarını fark edebilmek için, zorbalığıyla mücadele edebilmek için…

Rastlantı o ki 19 Temmuz’da ilan edilmişti OHAL. 80 yıl önce aynı gün İspanya’da ilan edilen faşizm gibi. Ve yine aynı gün, faşizme karşı halkın başlattığı anarşist devrim

Devrimci Anarşist Faaliyet

Referanduma Dair Dördüncü Bildiri.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.
Giriş
Login