Devletlerin şiddet ve terörizm politikaları dünyada ve coğrafyamızda savaşları yükseltirken, bu savaşların ekonomik ve askeri planlayıcıları, sponsorları birer ay arayla ikinci kez toplandılar. Bu yıl 47.si düzenlenen, kapitalizmin devletlerden ve patronlardan yana nasıl daha “sağlıklı” işletilebileceğinin tartışıldığı Davos Zirvesi’nin ardından, geçtiğimiz günlerde Münih Güvenlik Konferansı toplandı. 1963 Yılından bu yana düzenlenen konferansta, devletler o yıl için izleyecekleri savaş stratejileriyle, yükseltecekleri terörizm politikalarını deklare ederken, silah şirketleri ise devletlerin bu strateji ve politikaları doğrultusunda “ürünlerine” pazar arıyor. Konferansın 1963 yılındaki ilk toplantısının çağrıcılarından Edward Teller’ın hidrojen bombasının mucitlerinden olması, bu “ürünlerin” içeriği ve alıcılarının niyeti arasındaki bağı açıklıyor.

Konferansa bu yıl 500’ün üzerinde bürokrat, think-tank temsilcisi, güvenlik uzmanı, devlet başkanı, başbakan ve bakanlarla, NATO temsilcileri katıldı. Bill Gates ile rock şarkıcısı Bono da konferansa “renkli simalar” kontenjanından davet edilerek, devletlerin ve şirketlerin yıl boyunca dünyayı nasıl bir savaş coğrafyasına çevirmeyi tasarladıkları görünmez kılınmak isteniyordu.

Üç gün süren ve Münih’in en lüks oteli Bayerischer Hof’ta gerçekleştirilen konferansta, Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi, İngiltere’nin AB’den ayrılması, NATO ittifakı içindeki anlaşmazlıklar, göçmen sorunu, Suriye’deki savaş, Avrupa ve dünyada yükselişe geçen milliyetçi akımlar tartışıldı. Sayılan tüm bu sorunların kaynağı bizzat kendileri değilmiş gibi, büyük bir soğukkanlılıkla aradan sıyrılıveren devletlerin ve şirketlerin, bu meseleleri “çözmek” için topladığı konferans bu yanıyla da acı bir ironi barındırıyordu.

Münih Güvenlik Konferansı Başkanı Wolfgang Ischinger konferans öncesi ve sırasında yaptığı açıklamalarda, söz konusu bu ironiye devletler ve şirketlerin savaş ve sömürü içeren “hislerine” adeta tercüman oldu. Konferansa bu yıl rekor sayıda katılıma atfen “Sadece Kuzey Kore’den kimseyi davet etmedik. Doğrusu bu kadar cesur olamadık.” sözü ince bir espriden öte, baskıcı yönetimi zaten herkesin malumu bu devleti günah keçisi yaparak diğer devletleri temize çıkarma niyeti taşıyordu.

En bilinen silah üretimi Leopard tankları olan, zırhlı araç ve top da imal eden Krauss Maffei Wegmann, dünya genelinde füze üretimi tekelini elinde bulunduran Raytheon, bir başka tekele, uçak ve helikopter üretimiyle havacılık alanında sahip olan Lockheed Martin, konferansın silah üretici şirketleri alanındaki sponsorları ve katılımcılarıydı. Bunların yanı sıra devletlerin, şirketlerle ortak kurduğu, enerji, siber güvenlik gibi alanlarda faaliyet gösteren think-tankler katılımcılar arasındaydı.

Münih Güvenlik Konferansı’nda tartışılan gündemlerden biri de Türkiye oldu. Geçen yılki konferansta da devletin baskı politikalarından dolayı gündemleşen Türkiye, bu yıl da OHAL uygulamaları ve referandumla, dünya güvenliğine tehdit oluşturacak 10 madde arasında yer aldı. TC devletinin, 2015 yazında Kürdistan coğrafyasında başlattığı savaş politikalarıyla, 15 Temmuz sonrası ilan edilen OHAL ile arttırdığı baskı ortamının, Avrupa için de tehdit olabileceği konferansın sonuç raporuna yansıdı.

Münih Güvenlik Konferansı’nın bitiminden hemen sonra açıklanan Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) raporu, güvenlik konferansının gerçek özeti gibiydi. Rapor, Soğuk Savaş’tan bu yana en yüksek silah satışı rakamlarına ulaşıldığını bildiriyordu. Bu “resmi” rakamların yanında, el altından piyasaya sürülen silahların kimler tarafından üretilip dağıtıldığını anlamak için konferans katılımcılarına bakmak yeterli olacaktır.

Yayınlanan silah alım raporları, devletler tarafından yükseltilen savaşlar ve terörizm konusunda, bu malumun ilanı anlamına gelirken, Davos’ta, Münih’te olduğu gibi toplanan konferanslar da ekonomik, siyasi ve askeri anlamda, yine devletlerce oluşturulan bu şiddet ortamını organize etmeyi amaçlıyor. Dünyadaki savaşlar ve terörizmin sorumluları kah Davos’taki kar manzarasında, kah Münih’in, lüks otellerinde bu ortamın finansman ve organizasyonunu gerçekleştirirken, savaşların sonucu olarak dünya coğrafyası, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en büyük göçmen hareketliliğini yaşıyor. Devletler ve şirketler bu sayfiye mekanlarında, kendi dünya tahayyüllerini hayata geçirme planları yaparken, bu kirli tahayyülün muhataplarına hayatta kalma savaşı düşüyor.

Emine Sakin

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 37. sayısında yayınlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Giriş
Login