Kadınlar, erkekler, çocuk yaşta kızlar ve oğlanlar çığlık çığlığa pencerelerin dış taraftaki dar çıkıntılarına doluşup kendilerini o yüksek katlardan caddenin boşluğuna bıraktılar. Atlarken üstlerindeki elbiseler alev alev yanıyordu. Kızlardan bazılarının saçları uzundu ve saçları bir alev ırmağı gibi boşlukta düşerken arkalarından akıyordu. En ürkütücü gerçek de binanın hem Grene Caddesine hem de Washington Place Caddesine bakan her iki yönünde de ölenlerin ve ölmekte olanların bir yığın oluşturmalarıydı.

Her iki yönden birbirine bakan pencerelerden olanları seyretmek zorunda kalanlar, birbiri ardına ölen insanların ölüm anında kurdukları acılı dostluklara da tanık oldular; kızlar kollarıyla birbirlerine sarılmış bir şekilde atlıyorlardı.

Howard Zinn – Amerikan Halklarının Tarihi  


25 Mart 1911 yılında Triangle gömlek fabrikası yangınında 146 kişi yaşamını böyle yitirmişti. Ölüme giderken kardeşlerine sarılanların ardından yüz binler döküldü sokaklara; onları anmaya ve uğurlamaya. Her yıl 8 Mart’larda, yiten kardeşlerini yad ederek, dünyanın dört bir yanında yan yana duran kadınlar elbette bu kız kardeşliği bilenler ve yaratanlardır.

Her yıl 8 Mart’ları kadınların isyan gününe çeviren ise bu acıların tarihi değil; acısını öfkesine katanların, kardeşliği büyütenlerin, yasını isyan eyleyenlerin tarihidir. Bugünü görmek için tarihe bakmak gerekir.

“Oy Hakkı”na Sıkıştırılmayı Reddeden Kadınlar Direniyor

1912 yılının Ocak ayında Massachusetts’te Amerikan yün şirketinde çalışanların haftalık ücret zarfları dağıtıldığında Portekizli kadınlar zarflardaki paranın ailelerini doyurmaya yetmeyeceğini söyleyerek işi bıraktılar. Grev dalga dalga büyüyerek 20.000 işçiye kadar ulaştı. İşçiler ve aileleri için mutfaklar kuruldu, yakacak sağlandı. Hatta grevin ilerleyen aylarında çocuklar, marşlar ve sloganlarla grev süresince onlarla ilgilenecek koruyucu ailelere gönderildi. Amerika’da işçi mücadelesinin yükseldiği bu yıllarda, kadınlar Öğretmenler Birliği’ni, Kadın Giysileri İşçileri Sendikası’nı ve Çamaşırhane İşçileri Sendikası’nı kurdular; bulundukları alanlarda örgütlendiler.

Bu dönemde pek çok kadın radikal, sosyalist ya da anarşistti; “doğrudan eylem” ise dönemin altın anahtarıydı. Fakat bunun yanında Emma Goldman’ın deyişiyle “Evrensel boyutlarda oy hakkı son modern fetiş haline gelmişti” ve birçok kadın da “kadınlara oy hakkı” için mücadele ediyordu. Birçok sendikacı, sosyalist ya da entelektüel kadın bu kampanyalarda ter dökerken; bir grup kadın ise “oy verme” durumunun kendisini eleştiriyordu. Bunlardan biri olan Helen Keller bir anarşist olmamasına rağmen İngiltere’deki bir oy hakkı savunucusuna yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Oy kullanmak mı? O da ne demek? Yani biz gerçekte var olan ama varlığı resmen kabul edilmeyen iki zorbadan birini seçmek durumundayız. Hangisi seçilirse seçilsin bizim kaderimizin değişmeyeceği iki hükümdardan birini seçeceğiz… Ülke topraklarının 10/11’inin 200.000 kişiye; 1/11’inin ise kalan 40.000.000 kişiye ait olduğu Büyük Britanya’da oy kullanmak hangi sorunu çözebilir? Erkeklerinizin milyonlarcası oy kullanarak kendilerini bu adaletsizlikten kurtarabildiler mi?”

Yaşamını anarşist mücadeleye adamış bir kadın olan Emma Goldman ise 1911’de oy hakkı üzerine yazdığı makalesinde oldukça net konuşmuştu: “Politik eylemler tarihi kanıtlamaktadır ki insana dolaysız daha az bedel ödeyerek ve daha uzun ömürlü bir şekilde alabileceği hiçbir hak verilmemiştir. Aslına bakarsanız insanlığın kazandığı toprağın her santimetre karesi sürekli bir savaş bitmez tükenmez bir kendini kanıtlama çabası ile kazanılmıştır, oy hakkı yoluyla değil. Kadının özgürlüğüne ulaşmada elde ettiği kazançların oy sandığından çıktığına inanmamız ya da çıkacağını varsaymamız için hiçbir neden yoktur.” Emma Goldman’ın bu sözleri birçok kadına ilham olmuş ve kadın özgürlük mücadelesine çok şey katmıştır.

Toplumsal Mücadeleden Toplumsal Devrime Kadınlar Örgütleniyor

1936 İspanya’sına baktığımızda Mujeres Libres, toplumsal mücadelenin, toplumsal devrime dönüştüğü bir dönemde, öz örgütlü kadınların nasıl özgürleştiğine çok güzel bir örnek oluşturmaktadır. Mujeres Libres’li kadınlar; kadınların güçlenmesi ve toplumsal mücadeleye katılması için birçok alan açmış ve birçok proje üretmiştir. Kadınların okuryazarlığını arttırmak için kurslar, hamilelik ve doğum kontrolü konularında bilgilendirici sınıflar, çocuk bakımının paylaşıldığı projeler oluşturmuşlardır. 1938 yılında ise Paris Komünarlarından anarşist Louise Michel adına bir Anne-Çocuk Sağlığı Enstitüsü açmışlardır. Bunların yanında Mujeres Libres adında bir dergi çıkaran örgüt, bu dergiyi güçlü bir propaganda aracı olarak kullanmış eğitimden sağlığa, toprakların kolektifleştirilmesinden çocuk bakımına kadar birçok konuda kadınlar tarafından kaleme alınan makalelerle; bir taraftan kadınlara seslenirken diğer taraftan da sendikal mücadele içerisindeki erkeklere, kadınların öz örgütlü mücadelesinin gerekliliğini anlatmıştır. Mujeres Libres, Franco faşizmine karşı cephe gerisinde olduğu kadar cephede de yer almış ve kadınları direnişe çağırmıştır. Mujeres Libres’li anarşist kadınlar 1936’dan bugüne çok değerli bir deneyimin taşıyıcıları olmuşlardır.

Mücadele Özgürleştiriyor

Kadının özgürlüğünün kendisinden gelmesine ve öz örgütlülüğün gücüne dair kadın mücadelesinde hayat bulan fikri Emma Goldman’ın “oy hakkı” üzerine yazdığı makalesinin devamında bulabiliriz: “Kadının gelişimi, özgürlüğü kendisinden gelmeli, kendi çabaları ile elde edilmelidir. Öncelikle bir kişilik olarak kadın kendini kanıtlamalıdır. İkincisi, vücudu hakkında kendinden başka kimsenin söz hakkı olmamalıdır ki bunu istemedikçe çocuk yapmayı reddederek, tanrıya, devlete, topluma, kocasına, ailesine hizmet etmeyi reddederek ve kendi yaşamını yalınlaştırarak derinleştirerek ve zenginleştirerek sağlayabilir; kadını özgürleştirecek olan bu tavırdır oy sandığı değil.”

Biz kadınlar dünyanın dört bir yanında, yüzyıllardan bu yana kendi yaşamlarımızın kontrolünü kendi ellerimize almak için direniyoruz. Kapatılmak istendiğimiz evlerden ve fabrikalardan çıkıp; iradelerimizi gasp edenlere karşı; özgürlüğümüzü kazanmak için mücadele ediyoruz. Biliyoruz tarih boyunca kadınların seçimleri hiçbir zaman önemli olmadı, ama bizi bir seçme zorunluluğuna sıkıştırmanın da kendimizi önemli hissetmek olmadığını biliyoruz. Bizim yerimize kazanmak isteyen iktidarlara “oy vermek” sonunda kazanmak ya da kaybetmek meselesi değil; tarihin bize anlattığı gibi bizim için hiçbir şeyin değişmeyeceğidir. Ancak tarihte de günümüzde de seçimlerini özgürlükten yana durarak verenlerin az olmadığını bunların bir çoğununda kadınlar olduğunu görüyoruz. Biz onların seçtiği yoldan yürüyeceğiz, yaşamak için değiştireceğiz, var olmak için kazanacağız.

Özlem Arkun

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 36. sayısında yayınlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , , , ,

Giriş
Login