14358790_766229923516898_8220354115829983649_n

Anarkismo.net editörlerinden, Meydan Gazetesi’nin farklı sayılarında yazılarına ve yorumlarına yer verdiğimiz José Antonio Gutiérrez D.’nin Kolombiya devleti ile FARC arasında gerçekleştirilen barış anlaşmasına ilişkin yazdığı ve Anarkismo.net’te yayınlanan yazısını sizinle paylaşıyoruz.

 

Barışımız Var Mı? Havana’dan Kolombiya’ya Giden Yoldaki Zorluklar

Üç yıl süren müzakerelerden sonra Küba’nın Havana şehrinde, Juan Manuel Santos hükumetiyle FARC-EP arasında bir barış anlaşması imzalanırken, ELN ile olan süreç çıkmaza girmiş ve EPL ile olan ise siyasetin gündeminde bile değil. Müzakerelerin iflas etmesinden korkan öngörüler boşa çıkarıldı. Bu anlaşma, bir mücadele devrini kapatarak yeni senaryoları ve yeni olasılıkları açacak. Bu isyancı hareketin silah bırakma kararı, geri dönüşsüz gözüküyor ve hareket, ne olursa olsun, “tekrar sivil hayata katılmak” denilen yolda devam edecek. Bu anlaşma yapısal değişiklikler getirmeyecek olmasına rağmen, kırsal nüfus için kayda değer iyileşmeler sunuyor. Toplam nüfusun %34’ü gibi önemli bir bölümünü oluşturduğu halde görünmezleştirilmiş olan kırsal nüfus, toplumsal harekete, önümüzdeki süreçte yapılması gereken büyük görevleri ifade etme fırsatı sunuyor. Bunların hiçbiri kesin değil. Her şey toplumsal hareketin netliğine ve örgütleme ve mobilizasyon kapasitesine bağlı.

Anlaşma, Kongrede onaylanmayı ve Eylül sonunda Kolombiya’da yapılacak olan nihai imzalanmayı bekliyor. 19 Eylül’de anlaşmanın onaylanacağı FARC-EP’nin onuncu kongresinde büyük bir sürpriz beklenmiyor. Anlaşmaların halkın onayına sunulacağı referandum için üzerinde anlaşılan tarih 2 Ekim. Referandumda anlaşmaların onaylanması için 4.5 milyon “evet” oyu alması gerekiyor ve bu yüzden, devlet ve FARC-EP [1] arasındaki topyekun savaşa geri dönüşe çıkan kapıları tamamen kapatmak için, halkı harekete geçirmek çok önemli. “Hayır” kampanyası yürüten gericilerin söylemsel yoksulluğuna rağmen, bunların henüz Uribizm’in [2] otoriter etkisinden sıyrılmamış olan kentsel kesimlerdeki cazibesini küçümsemek ahmaklık olur. Yine de en büyük zorluk, bu referandumun onaylanması için gereken hedefe ulaşmak.

Tarihi, ama…

Bu anlaşma tarihi bir olay olsa da, bütün süreç boyunca ve hatta son imzalanma aşaması duyurulduğunda bile yarattığı ilginin azlığı şaşkınlık yaratmaya devam ediyor. Kutlama için nedenler yok değil ama ortada bir kutlama havası yok. Örneğin Kuzey İrlanda’da ya da El Salvador’da olduğu gibi, diğer barış süreçlerine eşlik eden genel parti bir havası olmadı, hatta 1990’larda M-19, EPL, MAQL ve PRT ile olan barış sürecinde hissedilen, demokratikleştirici coşkunun yakınına bile yaklaşılmadı. Üzülerek itiraf etmek gerekir ki, düzenin şimdiye kadar isyancılara karşı yürüttüğü medya savaşının büyük ölçüde zehirleyici etkisi olduğunu ve isyancıları nüfusun, hala Kolombiya’daki bütün kötülüklerden onların sorumlu olduğunu düşünen, büyük bir kesiminden soyutladığını gösterir şekilde, barışın imzalandığı bir dönemde, en azından kent merkezinde, FARC-EP karşıtı eylemlere daha fazla ilgi var.

Referanduma giderken “evet” çağrısı yapanların çoğu, ılımlı bir “savaş daha kötü” tavrı ya da buruk bir “acı reçeteyi uygulamak zorundayız” tavrı gösteriyor. “Evet” çağrısı yapan diğer sesler, Alvaro Uribe hükümetinin tetiklediği 2008 Şubat mobilizasyonlarının doğal bir sonucu olarak, anlaşmanın içeriğini desteklemekten çok, sadece son bir öldürücü darbe olarak, FARC-EP’nin ortadan kalkması ve silahsızlanması [3] için yapıyorlar. Çoğu kişi bir “hayır” galibiyetinin gerçekten felaket olacağını algılıyor olsa da, çok az kesim -tahmin edilebileceği gibi Sol- anlaşmanın içeriğini net bir şekilde destekleyerek oy çağrısı yapıyor. Bu, onaylamayacağımız, ama değiştirmek için anlamamız gereken bir gerçek.

Zor kurulan ilişki

Birçok faktör bu olguyu açıklayabilir gibi görünüyor. Her şeyden önce, Kolombiya nüfusunun çoğu, bu barış sürecini uzak bir ülkede, aynı derecede uzak ve bu kentsel çoğunluk için bilinmez, kırsal bir dünyanın patikalarında sonlandırılan bir çatışmayı çözen bir olay olarak algılıyor. Ayrıca medyanın, barış süreci boyunca isyancılara karşı sürekli saldırılarıyla, süreci hiç de kolaylaştırmadığını eklemek gerekir. Yavaş ilerleyen, sözde barış pedagojisi çalışmasının da pek faydası olmadı. Havana’daki anlaşmanın içeriğini popülerleştirmek ya da içeriğin tartışılması için hükumetin bir gayreti olmadı, olduğunda da çok zayıftı. İsyancılara gelince, barış sürecine “halkı katılımını” sağlama gayretleri kendi geleneksel etki alanlarının ya da çatışmanın politik çözümünü zaten öteden beri savunan politik kesimlerin ötesine geçemedi ya da nasıl geçeceğini bilemedi.

Bu barış süreci, Bogota’nın uzak gecekondularında yaşayan bir trans için ne ifade ediyor? Barış, bölgenin merkez şehrinde göç etmiş, yerli kadın için ne anlama geliyor? Taşeron işçileri ve geçici işçiler için ne anlama geliyor? İşsizlik koşullarında hayatta kalmaya çalışan binlerce insan için ne anlama geliyor? Yoksulluktan madde bağımlılığına sürüklenen insanlar için? Solun referandum kampanyasında yaptığı gibi, insanlara “barış sizinle” hatırlatmasını yapmak zorunda kalınması, sıradan vatandaşın barışla ilişkisinin açıkça ortada olmadığını, barış sürecini kendinden kopuk gördüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Ne kadercilik, ne zafer gösterisi mevcut güç dengesinde bir anlaşma mümkün

Müzakereler yoluyla sosyalizmin elde edilemeyeceği biliniyordu. Çatışmaya yol açan yapısal nedenleri aşmaya yardımcı olacak bazı temel reform arayışları oldu ama bu anlaşma, müzakerelerle ilişkili toplumsal kesimlerin amaçladığı toplumsal adaletle barışık değil. Barış yok çünkü ELN ve EPL’nin yanı sıra anlaşma sonrası oluşabilecek muhalif gruplar ile çatışma hali devam ediyor, çünkü ülke çapında para-militarizm sürüyor, hala, siyasi muhalefeti ve toplumsal eylemleri suçlu ilan eden baskıcı yapı hala yerinde duruyor, çünkü açlıkla ve önlenebilen hastalıklarla öldüren yapısal şiddet, durmaksızın devam ediyor – toplumsal adalet yok. Ama bu demek değildir ki anlaşma nemli bir adım değil ya da süreç boyunca kullanılan deyimle “orta derecede bir iyimserliğe” yer yok. Ne solun “ihanet” diye bağırmasına, ne de sanrısal zafer gösterilerine yer olmamalı. Anlaşma neyse odur: FARC-EP’nin mevcut güç dengelerinde imzaya varabildiği, açıkça mevcut iktidar blokunun lehine olan her şey.

Tarihin yargısı, anlaşmayı yapan bileşenlere karşı acımasız olabilir [4]. Anlaşma varılan şeylere bir göz atmak bile, toplamında, hükumetin zaten önceden uyum sağladığı anayasal zorunluluklara uymak zorundadır demeye gelen ve bununla birlikte mevcut siyasal sistemin dönüşümünü değil, genişlemesini içeren [5] anlaşmaları elde edebilmek için gerçekte bu kadar çok kan dökülmesi gerekiyor muydu sorusunu akla getiriyor. Kısa bir dönem, kırsal kesimlerin modernleştirilmesiyle ilgili önemli adımlar atıldı, ancak Marquetalia gerillalarının toprak programı ya da FARC isyanına onlarca yıl boyunca ilham veren minimum programı bir özlem olarak kaldı: Toprağın az sayıda elde toplanması sorunu fazlasıyla canlı. Bu sorun, Tarımsal, Ekonomik ve Sosyal Kalkınmada Öncelikli Bölgeler (Zidres) aracılığıyla teşvikler alacak olan tarım endüstrisiyle birlikte daha da karmaşıklaştı. Belki de bu süreçte daha fazla dönüştürücü potansiyeli olan bir anlaşma yapılabilir ve daha fazla toplumsal coşku yaratılabilirdi. Belki.

Barışı sağlayan… Santos?

Hükümet modele dokunmayacağına söz verdi ve oligarşiye verdiği bu sözü tuttu. ELN’nin 5 Ağustos tarihli bildirisinde belirtilen, Havana anlaşması hakkındaki görüşü kayda değer: ülkenin gerçekliğini değiştirmiyor ve “şiddetin, mahrumiyetin, eşitsizliğin, adaletsizliğin ve yağmanın alçak rejimine hiç dokunmadan” bırakıyor [6]. FARC-EP 1. Cephenin karşıt görüşlü bir kesimi, süreçle ilgili bir bildirisinde anlaşmaya dair benzer ifadeler kullanıyor [7]. Ancak anlaşmaya varılan maddeler aşırı sert yargılanmamalı: toplumsal adaletle birlikte barış arzusunu gerçekten yansıtan farklı bir senaryoyu ya da anlaşmayı elde etmek, doğal olarak, sadece FARC-EP’ye bağlı olan bir şey değil. Gündemdeki bazı maddelerin dönüştürücü potansiyelini ve isyancıların her bir maddede sunduğu politik önerileri geliştirmek için bu dönüşümleri destekleyen geniş bir toplumsal mobilizasyon gerekirdi. Ancak, bu barış süreciyle 2008-2013 arasında yükselen toplumsal protesto dalgası arasında büyük bir ortaklık yaratma olasılığı gerçekleşmedi. Hükumet, mevki verme, bölme ve parçalama yoluyla bu dalgayı durdururken aynı zamanda barış sürecini nüfusun günlük yaşamından tecrit etmeyi başardı. 2013 çiftçi grevi, bu tartışmayı özgür bırakan, Havana’da tartışılan konularla ülkenin günlük gerçekliği arasında muazzam bir toplumsal sempati yaratan kilit bir andı, toplumsal kesimlerin iktidar blokuyla açıkça çeliştiği, kır ve kent arasında bir köprü yaratan bir an.

Grev sonrasında hükumetin sözleşmeyi ihlaliyle karşılaşan toplumsal mobilizasyonun sokakta engellenmesi, ki bazı kesimler bunu “talihsizlik” olarak değerlendirdi, Santos’un “istiktrarını” bozarak barış sürecini zayıflatır (ve Uribizmi güçlendirir) şaşırtıcı bahanesiyle, sol için felakete yol açan bir seçim stratejisi hedeflenerek yapılmıştı. Bu bağlamda, barış süreci sonuçta kendini, tarihteki en sevilmeyen başkanlardan biri olan Santos’un şahsına mahkum etti ve o da bunu kullanarak hem tekrar seçildi hem de barış şartlarını tekrar tanımlayarak saldırıya geçti. Barışın anahtarı, halka ait olduğu konusunda o kadar ısrar edildikten sonra gümüş tepsiyle Santos’a sunuldu. Santos’un “barışı sağlayan irade” olarak ve “demokratik güvenliği” kalıcı hale getirme göreviyle iktidara gelen bir Başkan olarak tanınması, barış sürecinin büyük ölçüde 2012-2013’te zirvesine ulaşan toplumsal mobilizasyon sayesinde elde edildiği gerçeğini çarpıttı [8]. Herkesin zihninde barış süreci Santos’un şahsına daimi olarak bağlanmakla kalmadı, referandum eski politikanın bilinen şahsiyetleriyle lanse edildi. O zaman coşkusuzluğun şaşırtıcı bir tarafı var mı?

Çatışma sonrası yeni direniş; toplumsal ve politik muhalefetin oluşması

Hükümetin baş müzakerecisi, Humberto de la Calle’nin, bunun “mümkün olan en iyi” anlaşma olduğunu iddia etti [9]. Bu muğlak ifade, anlaşmanın çoğu maddesini belirleyebilmiş olsalar da her şeyi belirleyemediklerini gösteriyor. Anlaşmalar, hem oligarşinin, hem de toplumsal kesimlerin yararlanabileceği, açık bir kapı gibidir. Oligarşi, kapitalin tarım ve maden endüstrisinde yayılmasını hızlandırmaya çalışacaktır. Bu senaryonun gerçekleşip gerçekleşmemesi toplumsal kesimlere, mücadelelerine ve örgütlenmelerine bağlıdır. Devletin anlaşmaya uyması da toplumsal kesimlere bağlıdır çünkü – Catatumbo, Putumayo toplumlarının ve bölgenin kendisi teyit edebilir – devlet, tuzaklar kurup faturayı ezilenlere çıkarmak konusunda uzmandır, ve BM’nin uluslararası gözetimi ya da garantisinin devletin anlaşmaya uymasını sağlayacak bir garanti olduğunu düşünenlerin suçu aşırı saf olmaktır.

Maalesef, mücadelelerde hala çok fazla örgütsüzlük ve bölünme var. Yeni bir sol oluşurken yeni kolektif yol açıcılık oluşmalı ve geniş bir örgütlenme ve toplumsal mobilizasyon süreci yaratılmalıdır. Solda birlik konusunda büyük ısrarlara rağmen, her şeyden önce gerekli olan şey, bütün ezilen kesimlere, dışlananlara ve aç olanlara, yeni modele ihtiyacı olanlara ulaşmak için büyük bir yapıcı faaliyettir. Solun, cesarete, vizyona, kararlılığa, çok fazla diyaloğa, başkalarını dinlemeye ve çok fazla örgütlenmeye ihtiyacı var. Ancak geniş bir örgütlenmeye ve aktif bir şekilde, memnuniyetsizliğin yapıcı olarak ifade edilebileceği alanları yaratma arayışına dayalı olduğunda bir birliktelikten bahsedilebilir. Bu da, aynı eski liderlerin toplamından çok daha fazladır. Bir birlik, en azından ortak eylem ekseni etrafında ve insanların günlük olarak geliştirdikleri binbir mücadele önerilerinden organik olarak oluşmalıdır. Ayrıca bu birlik, farklı bir siyaset anlayışı ve politik eylem biçimi gerektirir: sahiden tabandan ve toplumsal dünyadan olmayı, geleneksel siyasetin eski kötülüklerini, sanki olgunluk göstergesiymiş gibi azar azar kabul etmeyi değil, hastalıktan kaçınır gibi onlardan kaçınmayı gerektirir. Bütün bunlar için Santos şahsiyetinden ayrı durmak ve solun görevini (Uribizmin hileyle elinde tuttuğu politik alanı) geri alması gerekir. Bu temel adım, bir kez daha, bir mobilizasyon ve toplumsal dönüşüm sürecine bağlı olarak, toplumsal adaletle birlikte barışı inşa etme fikriyle halkın gönlünü çalmaya doğru gidebilir.

Yokuş yukarı bir mücadele, deneyimli ve sebatlı bir halk

Şimdilik zarlar egemen blokun lehine. Bu kesimlerin zafer gösterileri Kolombiya ordu komutanı General Alberto Mejia’nın, eski gerillalarının güvenliğini sağlamak için ordunun hazır olduğunu söylediği açıklamasında açıkça görülüyor. “Bu bizi küçük düşürmez, hatta gurur verir çünkü onları koruyanlar savaşı kazananlardır, çünkü onları koruyanlar silahlarını muhafaza edenlerdir, onları koruyanlar, Cumhuriyetin üniformalarını taşırlar.” [10]. Açıkçası, FARC-EP’nin yenilip yenilmediği tartışılır, ya da ordunun sözde zaferinin ne kadar pahalıya patladığı; ama isyancı grup ne düşünürse düşünsün, bugün hegemonya egemen bloktadır, toplumsal kesimlerde değil. Oligarşik devletin elinde tuttuğu “güç tekeline”, onun ordusu ve silahlarından daha da büyük bir güçle karşı koymak gerekir: örgütlü halkın gücüyle. Silahsız siyaset yapılmayacağını söyleyen çok olsa da, Afrikalı devrimci Amilcar Cabral’in söylediği gibi kapitalizmde bütün mücadeleler silahlıdır: Devlet silahlıdır ve çıkarları ve egemenliği tehdit edildiğinde onu insanlara karşı kullanır [11]. İnsanlar sokaklarda siyaset yapma hakkını kullandıklarında, ESMAD, polis ya da ordu, onlara güçle ve silahlarla siyasi baskı uygular. Bu baskı ABD’nin (başka kim olabilir?) çatışma sonrası, iç güvenlik güçleri için gerçekleştirdiği yeniden yapılanma ve yeni polis kanunu ve vatandaş güvenliği kanunu ile desteklenir.

Referandumdaki “evet” desteği, ne süreci sona erdirecek, ne de yeni bir toplumun inşasını başlatacak. Ancak, radikal demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir alternatif biçimi oligarşik kesimlere dayatabilecek olan yeni bir toplumsal blokun biçimlenmesine doğu giden uzun yolda, bu uzun direniş tarihinde bir başka adım olacak. Barışın doğası ya da sistemin özündeki yapısal şiddet tartışmalarının ötesinde, ELN ya da EPL olmadan barışın inşasının mümkün olmadığını ve bu yüzden siyasi çözümün bu diğer isyancı ifadeleri de kapsamasının siyasi, etik ve ahlaki bir zorunluluk olduğunu görmek gerekir Bugün, toplumsal güçlerde ve siyasi akımlarda, içinde faaliyet yürütmek zorunda oldukları karmaşık coğrafi, ulusal, bölgesel ve uluslararası bağlamda eleştirel düşünmek [12], hataları düzeltmek için öz-eleştiri uygulamak ve bu şekilde toplumsal kesimlerin aleyhine olan bu güç dengesini tersine çevirmek önemlidir. Bugün, sloganları değiştirip basit formüllere gömülmektense, Gramsci’nin aklın karamsarlığı – çünkü nesnel zorluklar devasa boyutta – ama iradenin iyimserliği ilkesini uygulamak daha uygundur; Kolombiya halkının mücadelelerinin muazzam potansiyelinin yanı sıra bir yüzyıla yakın süren direnişte biriken değerli deneyimin farkındayız. Kolombiya halkının tümünü gerçekten heyecanlandıran ve güvenini kazanan bir proje ancak bu yolla geliştirilebilir. Ve heyecan duyan bir halkla, dönüştürücü güçler durdurulamaz.

 

José Antonio Gutiérrez D.

31 Ağustos, 2016

Çeviri: Özgür Oktay

 

 

Notlar
[1] Ne yazık ki önceki aylarda sol kesimler, referandum fikrine saldırmak için çok fazla mürekkep ve tükürük harcadılar. Bu kesimler referandumu, kendilerinin kurucu meclis çağrılarını dışlayan bir seçenek olarak gördüler. Bir kurucu meclis, mevcut durumda muhtemelen toplumcu kesimlerin aleyhine olacak ve hatta 1991 anayasasından geri adım atmak anlamına gelebilirdi. İyi fikirler yeterli değil, fikirlerin uygulanacağı bağlamın ve durumun anlaşılması gerekiyor.
[2] Medya, bir kez daha, algı üretme görevi kapsamında seçim anketlerini çarpıtarak, anlık siyasi gündeme göre zaferi kimi zaman “evet”e, kimi zaman “hayır”a verdi.
[3] Bu anlamda, Espectador gazetesinin 25 Ağustos tarihli baş yazısı “(…) Farklı gerillaların silahsızlandırılması ve çatışmanın sonlanması anlamında barış bütün başkanların gündeminde olmuştu[ama] şimdiye kadar hiçbir öneri FARC’ın silahsızlanmasına bu kadar yaklaşmamıştı. Ne olursa olsun, ülke ilk defa bu gerilla grubunun varlığı olmadan düşünebiliyor.”
[4] Jus ve Bellum’a göre bir savaşın “adil” kabul edilebilmesi için, bir tarafın elde ettiklerini silahlara başvurmadan elde edemeyeceğini göstermesi gerekir. Bundan sonraki on yıllarda Kolombiya’da en hararetli tartışma konusu bu olacak. Tıpkı ülkedeki barış sürecinden yirmi yıl sonra, İrlanda’da olmaya devam ettiği gibi.
[5] Anlaşmanın tamama buradan ulaşılabilir: http://static.iris.net.co/…/…/acuerdo-final-con-las-farc.pdf
[6] http://www.rebelion.org/noticia.php… contin%FAa-
[7] http://www.elespectador.com/…/frente-de-farc-dice-no-entreg… FARC-EP bildirisinin, bu karşıt görüşlüleri “ekonomik” motivasyonlara (madencilik, uyuşturucu kaçakçılığı) sahip olmakla suçlaması talihsizlik, çünkü -yanlış ya da doğru- politik nedenleri yok sayıyor; ve kendi içinden ayrılan bir gruba yöneltilen bu tip suçlamalar kolaylıkla dönüp dolaşıp kendine zarar verir; ve Kolombiyalı isyancılar hakkındaki, bütün klişeler gibi genelde yanlış olan, egemen klişeleri güçlendirir.
[8] O dönemde bu temalar üzerine fazlaca yazdık. Bu makalelerden bazıları: “¿Tiene Santos las llaves de la paz?”, “Sólo la lucha decide”, “El proceso de paz ¿secuestrado por el miedo?” yHabemus presidente: mandato por la paz con injusticia social.
[9] http://www.semana.com/ nacion/articulo/proceso-de- paz-de-la-calle-interviene-en- el-cierre-de-la-negociacion/ 491131
[10] http://www.semana.com/ nacion/articulo/proceso-de- paz-comandante-del-ejercito- habla-sobre-su-papel-en-zonas- veredales/491112
[11] https://www.marxists.org/subject/africa/cabral/1968/ppt.htm Devleti “toplumsal mutabakatın” ya da “ortak faydanın” somut hali olarak gören idealist, liberal ve burjuva görüşün tuzağına düşmemek gerekir. Devlet, oligarşik kesimlere hizmet etmek üzere tasarlanmış ve alt kesimler isyan ettiğinde şiddet uygulayan, tahakkümün ve sınıflı toplumun bir aracıdır. Toplumsal kesimlerin çıkarları lehine her kazanım devlete rağmen kazanılır, onun sayesinde değil.
[12] Barış süreci başlamadan önce, Medofilo Medina’nun FARC-EP’nin o dönemdeki lideri Alfonso Cano’ya gönderdiği mektupla ilgili tartışma vardı. Birkaç ay sonra, iki tarafın da barışı müzakere etmeyi tartıştığı bir dönemde, Alfonso Cano, tümüyle savunmasız bir haldeyken Santos’un özel emriyle katledilmişti. Bu olay üzerine, solun seçimlerle iktidara geldiği bölgesel bağlam, FARC-EP’nin olası silahsızlanma nedenlerinden biri olarak söyleniyordu. Bu bakış açısıyla, Rouseff’in yalnız kalması ve Venezuela krizinin derinleşmesiyle damgalanan mevcut senaryo, FARC-EP’nin siyasi olanakları hakkındaki değerlendirmesini değiştirir mi? Tartışmayı okumak için, http://www.anarkismo.net/article/20115

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , ,

Giriş
Login