savaş bölgelerinin mekansal dönüşümü

Yeni baştan inşa et ya da yık; bir mekanı dönüştürmek, çoğu zaman politik bir eylem niteliği de taşır. Bir mekan herhangi bir şekilde dönüştürüldüğü anda, o mekanda ortaya çıkacak ilişkiler de dönüştürülür. Bazen mekansal dönüşüm, söz konusu mekandaki ilişkileri şekillendirmek için gerçekleştirilir.

Bir mekanın dönüşümü kimi zaman ekonomik, sosyal, politik, kültürel; kimi zamansa askeri amaçlar doğrultusunda kurgulanır. “Tehdit” her zaman sınırın ötesinden ya da dağlardan değil, hakimiyet için baskıladığın topraklardan gelir. Böyle olduğunda çözüm, yalnızca “savaşmak”ta değil; baskıladığın o toprakları yıkmakta, dönüştürmekte ya da işgal etmektedir.

Askeri İşgal Örneği Olarak Varosia, Bağdat ve Filistin

İkinci Kıbrıs Harekatı’nın ardından Mağusa’nın Varosia ilçesi işgal edilmiş, yerleşime ve iskana kapatılmış, ordu eliyle “insansız bölgeye” dönüştürülmüştü. Savaş sonrasında Girne’nin batısından doğusuna uzanan sahil şeridindeki çoğu arazi, ordu tarafından işgal edilmiş; işgale karşı taşınmazını talep eden bölge halkı ise “kamulaştırma” ile tehdit edilmişti.

Artık şiddetin başkenti olan Bağdat, savaşın, uluslararası müdahalenin ve onlarca yıl süren ambargonun ardından kimliksizleştirilmiş; şehri üs edinen askerlerle, gökyüzünde aralıksız dolaşan askeri helikopterlerle, kentin ortasında yükselen gözlem zepliniyle işgal edilmişti.

İsrail’in işgali altındaki Filistin toprakları da, bitmeyen savaşın ardından bir garnizona dönüşmüştü. Kontrol noktaları, sınır ötesi İsrail yerleşimleri ve Gazze’nin etrafını kuşatan duvar, tel örgüler, kontrol kameraları, ısı sensörleri, askeri araçlar için geçiş yolları…

Filistin’de olağanüstü halin cisimleşmiş sembolü olan kimlik kontrol noktaları, akrep ya da panzer gibi savaş araçlarının varlığı ve onların yarattığı “sürekli savaş” psikolojisi, Filistinlileri bir savaş çıkmazına mahkum ediyor. Gazze Şeridi’nin doğusundaki sınır bölgesine kurulan “taşınabilir gözetleme kuleleri” ve söz konusu kulelerden İsrail askerleri tarafından Filistinlilere açılan ateşler, kalekollardan Kürt halkına açılan ateşe oldukça benziyor.

Filistin topraklarına yerleştirilen Yahudi yerleşimcilerse, bu savaşın başka bir boyutu. İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında 1967’den beri sürdürdüğü yerleşim politikası, sürekli olarak artış gösteriyor. 2015’in verilerine göre, Tel Aviv yönetiminin -yarısından fazlası Batı Şeria’da olmak üzere- Doğu Kudüs’te, Golan Tepeleri’nde, Gazze Şeridi’nde 600 bine yakın yerleşimcisi bulunuyor. Yerleşimciler, Filistin halkına yönelik savaşta, savaşı gündelik yaşama ve tüm Filistin’e yaymakta son derece etkili oluyor.

İsrail’in yerleşim politikası dışında sürdürdüğü “ev yıkım politikası” da, Filistin toprakları üzerindeki militarizasyonu sürekli olarak artırıyor. Ev yıkımları, Filistin halkını yerinden etme ya da İsrail devletinin “mekanı istediğince dönüştürme” politikasının en somut hallerinden biri oluyor.

Tüm bu örneklerin yanında, iktidarların kendi çıkarları uğruna önce savaştığı, sonra da “dönüştürdüğü” bu mekanları görebilmek için çok da uzağa gitmeye gerek yok.

Yık ya da İşgal Et: Devletin “Kürdistan Dönüşümü”

2008 yılında hükümet ve TOKİ arasında yapılan anlaşmayla birlikte inşasına başlanan kalekollar, birçok kez tartışma konusu oldu. “Barış süreci” henüz sürerken gündeme gelen bu yüksek güvenlikli karakollar, aslında yaklaşmakta olan savaşın ayak sesleri gibiydi. Gözetleme kulesi, mevzisi, cephaneliği bulunan kalekollar; inşa edildikleri her yerde bölge halkının yaşam alanına yönelik fiili bir saldırıyı da beraberinde getirdi.

Amed Licê’ye bağlı Hezan Köyü’ne yapılmak istenen kalekol inşaatına karşı, bölge halkının “Savaş Değil Barış İstiyoruz” pankartıyla, Haziran 2013’te gerçekleştirdiği eyleme askerin ateş açması sonucu 18 yaşındaki Medeni Yıldırım yaşamını yitirmiş; kalekolun beraberinde getirdiği “tehdit” doğrudan bir saldırıya dönüşmüştü. 2014 yılında Dersim dağlarına ve tepelerine inşa edilmeye başlanan sayısız karakol ve kalekol inşaatının yanı sıra kent merkezine inşa edilen helikopter pistiyle, Dersim de adeta askeri bir işgal altına alınmıştı.

Geçtiğimiz yazdan bu yana süren savaşla birlikte ise, şehirlerin askeri işgal bölgelerine dönüştürülmesine dair örnekler artıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Diyarbakır Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, yakın zamanda, Amed’de bulunan ve birinci derece arkeolojik sit alanı olan Dakyanus Antik Kenti’ne karakol inşasına onay verdi. Kentin su kaynaklarının da üzerinde bulunan Amed Tahir Elçi Kent Ormanı’nın 290 hektarlık alanı, “atış alanı, mühimmat deposu ve lojman” yapılmak üzere Jandarma Komutanlığı’na devredildi. Bölge halkı, Tahir Elçi Kent Ormanı’nın devriyle birlikte devletin, Amed çevresindeki stratejik bir tepeyi işgal ederek şehirdeki askeri işgali daha da derinleştirdiğine dikkat çekti.

Özyönetim ilanlarını bahane ederek sokağa çıkma yasakları ilan eden devlet, Kürdistan’ın farklı yerlerindeki çeşitli ilçelerde bulunan okullara korucular yerleştirdi. Bu korucuların İçişleri Bakanlığı tarafından görevlendirildiği ise, bakanlığın “gizli” bir genelgesi ile ortaya çıktı. Sûr’da bulunan 1 No’lu Aile Sağlık Merkezi karakola dönüştürüldü, binasına askerler ve özel harekat polisleri konumlandırıldı; aynı durum Bağlar için de gündeme geldi. Farqin’da bulunan Tarihi Azizoğlu Konağı karakola dönüştürüldü. Şemzinan’de bulunan 34. Hudut Jandarma Tugayı Komutanlığı yakınında inşa edilen ve bitme aşamasında olan TOKİ konutlarının askere tesis edileceği belirtildi; İlçe Emniyet Müdürlüğü yakınında bulunan Şemdinli Orman İşletme Şefliği’ne ise özel harekat timlerinin yerleştirilmesi için emniyet tarafından el konulacağı belirtildi.

Kürdistan’da artan işgale ilişkin yakın zamanda açıklanan bir veri ise, bölgedeki militarizasyonun boyutlarını açıkça gösterdi. Geçtiğimiz Nisan ayında Resmi Gazete’de yayımlanan Bakanlar Kurulu kararıyla “Amed, Şîrnex, Colemerg ve Mêrdîn’in farklı ilçe ve mahallelerinde, toplam 115.510 metrekarelik alanın, karakol ve kalekol inşaatları için acele kamulaştırılacağı” açıklandı.

İşgale Karşı Direnmek

Her bir militer yapılanma, bulunduğu ya da “bulunmak istediği” mekanı, kendi amacı doğrultusunda dönüştürür. Herhangi bir ordu ya da onun bağlı bulunduğu devlet içinse, özellikle savaşlarda, önemli olan tek şey savaşın yürütüldüğü bölge değildir. Savaş süresince bölgede kurulacak, yıkılacak ya da başka bir forma dönüştürülecek yapıların varlığı da savaş stratejilerinin bir parçası olur çoğu zaman.

İktidarlar, sürdürdükleri savaşlar boyunca, gerçeği yıkmak ve ortaya “yeni bir gerçek” çıkarmak için mekana yönelik saldırıları kullanır. Var olan ve aslında yok etmek istediği kültürü yıkıp yerine “egemen kültürü” inşa etmek için, zor ve şiddet mekanizmasıyla -yani ordusuyla- bu mekansal saldırıları gerçekleştirir.

Savaş kapısının önüne gelip, evinin içine girenlerse; bir yandan savaşın yıkıcılığına karşı direnirken bir yandan da mekanın yıkımına karşı direnmek zorunda kalır. Yıkılan şehir surlarına, bombalanan köprülere, karakola çevrilen okullara, kalekola çevrilen sağlık binalarına, yakılıp yıkılan bir bütün şehre; kimliksizleştirmeye, yok etme politikalarına ve “mekansal tüm dönüşümlere” direnir. Kendi gerçekliğini yaratmak üzere…

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 34. sayısında yayımlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , ,

Giriş
Login