kadınlar barikatta

Dünyanın dört bir yanında, iktidarların var olduğu tüm ilişki biçimlerinde her zaman ezilen konumunda olan kadınlar, tarih boyunca iktidarlarla olan kavgalarını sürdürmüşlerdir. Toplumsal hareketlerde aktif rol oynayan kadınların kavgası hem iktidarlarla hem de “erk”ekle olmuştur. Geçmişten günümüze iktidarlara karşı oluşturulan barikatlarda, barikatın savunucusu olan kadın, barikatların ardında yaşamın savunucusu olmuş, yeni bir yaşam yaratmaya başlamıştır. Belleğimizde izler bırakan ve halen sürmekte olan barikatlardaki kadınların direniş ruhunu, bugün barikatlara taşıyor, özgürlük mücadelesine devam ediyoruz.

Kürdistan’ın Mücadeleci Kadınları

Kürdistan’da yıllardır süren bir savaş var. Devlet, savaş açtığı bir coğrafyada, bir halkı sindirmek, dilini ve kültürünü unutturmak istiyor. Ekonomik çıkarları uğruna sömürgeleştirmek istediği halkı topraklarından sürüyor, katlediyor. Devlet için Kürdistan’ın geleceğini yok etmek, kadını iradesini yok etmekten geçiyor. Bu yüzdendir ki Kürt kadını sadece erkeğe karşı değil, erkeğin düşünce sistematiğini oluşturan devlete karşı da mücadele ediyor.

Kürdistan’da mücadele eden kadınlar barikatın kendisidir, kendini yağan mermilerin üzerine siper eder. Yaşanan onca acıya rağmen, kaybettikleri eşleri, çocukları için, özgürlük için direnmeyi sürdürür. Devletin yerinden ettirme çabalarına, askerin ve polisin saldırılarına, medyanın “terörist” yaftalamalarına karşılık cevabı hep direniş olur. Hem Kürt hem de kadın oldukları için devletin saldırısı daha da çirkinleşirken; katledilmiş bedenleri sokak ortalarında sürüklenirken; annesinin, çocuğunun cenazesi günlerce kapının önünde dururken adı gibi, gücünü yaşamdan alır.

Yıllardır mücadele eden kadınlar, 2012’den beri süregelen bir devrimin yaratıcısı oluyorlar bugün. Devlete karşı kurdukları barikatların ardında, yeni bir yaşamı inşa edebileceklerinin farkına varıp; kadınların adını, erkek egemenliği de ortadan kaldıracaklarını söyleyerek yazıyorlar Rojava Devrimi’ne. Kurdukları “Kadın Evleri”yle, kadına dair kararlar alırken; her kararla kadının özgürlüğünü yaratmayı amaçlıyorlar.

Bugün, Kürt kadını özgürleşirken, kendi halkını da özgürleştiriyor. Kadın, özgürlüğünü devrim sonrasına ertelemeden, bugünden inşa ediyor. Kadınların özgürlük mücadelesinde, kadının yaşamı bugünden dönüştürmesine dair bir pratik olan Rojava Devrimi’nin yaratıcısı olan kadınlar; bugün, coğrafyanın dört bir yanında erkek devlete ve onun baskısına karşı kurduğumuz barikatlarımızda sesimiz oluyor, barikatların ardındaki yaşamı görmemizi sağlıyor. Kürdistan’da işgale, soykırıma ve savaşa karşı direnen kadınlar, kendi ellerimizle inşa edeceğimiz özgür yaşama olan inancımızı artırıyor.

karadenizkadın

Karadeniz’in Öfkeli Kadınları

Karadeniz gibidir Karadeniz kadını; coşkundur, hırçındır, inatçıdır. Deresinden ağıt yakar, türkü söyler; toprağından çayını alır, vadisinden yeşile bakar. Karadeniz iklimi işlenmiştir bedenine, doğası elinden alındığında üzgün değil öfkeli olur her defasında. Hayatları isyankar, hayalleri büyüktür. Toprağına, suyuna, diline, kültürüne, kadınlığına, yani yaşamına sahip çıkmak için isyan eder ve direnir. Çünkü bilir ki doğasını ve yaşamını sömüren elle, kadınları sömüren aynıdır. Aynı olan bu sömüren, bazen erkekte, bazen devlette ama hep iktidarda somutlaşır.

Devletin ve şirketlerin HES’lerle, termik santrallerle, “yeşil yol”larla talan ettiği Karadeniz kadınının yaşamıdır verdiği direniş. Yaşamını çalmak isteyenedir direnişi.

Şantiye taşlayan Senozlu nineler, Cerrattepe’de gaz kapsüllerini uçurumdan aşağı atan kadınlar, termik santrallere karşı vadi vadi dolaşan Amasralı kadınlar, HES’leri vadilerine sokturmayan Loçlu kadınlar, nükleer santrallere karşı Sinoplu kadınlar… Her biri, yaşamın sesi olup dururlar barikatların önünde.

“Karadeniz kadını, Karadeniz’in dalgası gibidir. Kızınca kabarır, kabarınca da elinden gelmeyecek olan yoktur. Hele ki HESçilere karşı” diyen 70 yaşındaki Hatice anneyle, “Suyumuzu, toprağımızı, şirketlere vermeyeceğiz, burası bizim oyun bahçemiz, evimiz, yuvamız” diyen Ayşe’yle sürer horonları da kavgaları da.

Karadeniz kadını, gücünü direnişinden alır. Şirketlerin doğayı talanı, iktidarın kadına olan savaşıdır. Bu savaşta kadın yaşamını savunur. Savunduğu toprağında çay eker, fındık eker; diğer kadınlarla bir araya gelir, geniş yaylalarda horon çeker. Artvin’de, Rize’de havasını, suyunu, taşını toprağını çalana direnir; “Burası benim” derken, “Bizim” der aslında. O “biz”in içinde, vadisi, deresi, köyü, yaşamı vardır; yaşamı yaratanlar vardır.

Paris Komünü’nün Direnişçi Kadınları

1870 yılında, Fransa Devleti Prusya’yla süren savaştan mağlubiyetle ayrılırken bu mağlubiyetin ardından Prusya, Fransa’yı kuşatmaya başlıyordu. Öte yandan 1800’lerin başından beri Avrupa’nın genelinde süren ve en büyük yansımasının Fransa’da görüldüğü toplumsal hareketlenmeler de hız kazanıyor, 1848 Devrimi’yle birlikte siyasal, ekonomik ve sosyal adaletsizliklere karşı ezilenlerin isyanı, savaş boyunca süren ekonomik yetersizliklerle en üst seviyeye ulaşıyordu.

Bu isyanla birlikte Paris Komünü, salt bir komün olmaktan öte, bir halk hareketine dönüşüyordu. Anarşist, sosyalist, örgütlü veya örgütsüz insanların, yalnızca Paris’e dair kararları kendi başlarına verme isteklerinden hareketle gelişen Paris Komünü sürecinde kadınların rolü önemli bir noktada duruyordu.

Prusya’nın Paris’teki Montmartre Tepesi’ne topları yerleştirmesine karşılık halkın sokaklara çıkıp barikatlar kurmasıyla, 18 Mart 1871’de başlayan Paris Komünü, tarihe adını farklı bir şekilde daha yazıyordu: Barikattaki kadınların öyküleriyle.

Askerler şehri kuşattığında beklemedikleri bir manzarayla karşılaştılar. Topların önünde siper olan kadınlar, en gür sesleriyle bağırıyorlardı: “Halkın üzerine ateş etmeyeceksiniz!” Paris’in dört bir yanından gelen kadınlar, işçi kadınlar, işsiz kadınlar, mücadele eden kadınlar, olmaları gereken yerde, Komün’deydi. Yaşam alanlarını savunmak için, ne Fransız Devleti’ne ne de Prusya Devleti’ne Paris’i vermemek için Montmartre Tepesi’ndeki topların peşine düşmüşlerdi. Prusya Devleti Paris’i kuşattığında karşısında gördüğü büyük direniş sonucu çatışmaya girememiş, Paris’in ara sokaklarında konumlanmıştı. Tepeye bıraktıkları toplara şimdi Fransız Devleti gözünü dikmişti. Ancak Fransız askerleri de bu manzarayı beklemiyorlardı. Karşılarında on binlerce insan vardı. Kucaklarında çocuklarıyla, sırtlarında silahlarıyla kadınlar haykırıyordu: “Toplar bizim!”

Barikatta hem sırtında silahıyla askerlerle çatışan hem de yaralıların tedavisiyle ilgilenen bir kadın vardı. Anarşist tarihte oldukça yer etmiş o anarşist kadın Louise Michel’di ve “Artık yeter” diyordu. “Kadınların ‘Artık yeter!’ dediği gün, eski dünyaya iyi bakın. Bu kadınlar asla gevşemeyecek. Kuvvet içlerinde barınıyor, daha yorgun düşmediler. Kadınlara, kadınlara iyi bakın. Özgürlük bayrağını sallayarak Avrupa’yı dolaşan Paule Minck’ten, kırların sonsuz dinginliğinde uyuyan Galya’nın en barışçıl kızlarına bakın. Evet, şimdiye kadar olanlardan bıkmış kadınlar ayağa kalktıklarında onlara iyi bakın. O gün, bu dünya sona erecek ve yenisi başlayacak.”

Komündeki tek kadın gazeteci olan Andre Leo (Léodile Bréa Champseix); barikatta, savaş sürerken, iktidarın basınının tüm çarpıtmalarına rağmen yaşananları anlatmaya devam ediyor, Komün’ün haklılığını savunuyordu.

Komün’e son veren saldırı, 21-28 Mayıs haftası yani Kanlı Hafta, Fransız Devleti’nin Komün’e yönelik büyük katliamı oluyordu. Kanlı Hafta olarak adlandırılan son haftadan hemen sonra katliamı protesto için gerçekleşen “kundaklama olaylarının” sorumluları olarak kadınlar gösteriliyordu. Ve gazetelerde, dergilerde anlatılan, resimlenen “pétroleuse”ler (kundakçılar) her yeri kapalı, bazen tek başına, bazen yanlarında çocuklarıyla evleri, dükkanları yakan kadınlardı. “Kana susamış, gulyabani gibi bu kadınlar…” diye başlayan kundaklama hikayeleri Fransa’nın dört bir yanında konuşulur, yazılır hale gelmişti. Komün’de yer alan kadınların erkek gibi olduğundan, toplumsal rollerini yerine getiremeyeceğinden dem vuranlar, hatta New York Times, Daily News gibi çok bilindik gazetelerin erkek yazarları Komün’den çok Komün’deki kadınlardan rahatsızlığını dillendiriyordu. Çoğu, sözleri ve eylemleri ataerkil kültüre meydan okuyan bu kadınlarla ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Komün savunucusu erkek yazarlar arasında bile Komün kadınlarını eleştirenler vardı. Onlar da ellerinden geldiğince kadınları göz ardı ettiler.

Komün dışındakiler kadınlardan olumsuz bahsederken, Komün’de yer alanların da kadınlardan çok hoşnut olduğu söylenemezdi. Çoğu kez kadınları çocuklarıyla birlikte “geri durmaya” çağırsalar da, onları ikna edemiyorlardı. Zaten Louise Michel gibi hem Komün’ün karar alma süreçlerinde aktif yer alan, hem cephede çarpışan hem de yaralıların tedavisinde önemli bir rol oynayan kadınlar oldukça fazla olduğundan; saygı duymak zorunda kalıyorlardı.

Paris Komünü, kadınlara toplumsal rollerini bir kenara bırakıp iktidarı sorgulama ve iktidara karşı koyma reflekslerini gösteriyordu. Erkek egemenliğin, iktidarın, devletin, sömürünün baskısına tıpkı Michel’in dediği gibi “Artık Yeter” diyen kadınların, barikatta dururken barikatın ardında yaşamı yaratanların isyanıdır Komün.

Zeynep Kocaman 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 32. sayısında yayımlanmıştır.

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.

Etiketler: , , , , , , , , , , , ,

Giriş
Login