İhtiyaç Duyduğumuz Meziyetler  – Aybala Özün

Bill Watterson'un Bill Watterson'un "Calvin and Hobbes" çizgi dizisinden bir kare
Çok geç tanıştım hayvan sevgisiyle. 20’li yaşlarda. İlkin kedilerin oyuncu, farklı doğalarına hayranlık duyarak başladım işe. Ama mesafeliydik yine de. Birdenbire hayatıma girmiş, çok da fazla sorumluluk hissetmediğim ama varlıklarından memnun olduğum yabancılardı. Oynar, sevişir, sonra kendi dertlerime dönerdim.Sonra onlarsız yapamamaya başladım. Neden? İnsan dışında bir canlıyla anlaşabilmenin cazibesinden desem daha hamdım. Seviyordum yine de onları. Bir kedi gördüğümde, fısır fısır konuşmaya başladığımızda ilk evcilleşen bendim. Kedinin sahip olduğu ben.

Daha çok kedileştikçe, onlarla daha çok düşüp kalktıkça kedice bakar oldum dünyaya. Sonra bir kapı açıldı, bu kapıdan tüm hayvanlar doldu içeri. Hayvan olmak böyle bir şeymiş demek. Sadece kendini düşünmemekmiş.

Derken köpekler, yunuslar, fok balıkları, balinalar, tilkiler, ayılar, inekler, koyunlar, keçiler, tavuklar…… öyle veya böyle insanın zulmüne sistematik biçimde maruz kalmış her canlı için diyeceğim bir şey olmalı telaşı. Tıpkı kendi acıma, kardeşimin acısına tanık olduğumda bir şey demek istediğim gibi. Eşitlendi kafamdaki tüm acılar. Birinin diğerinden farkı kalmadı, kafamdaki eşitlik yüzünden daha beter çaresizlikler yaşasam da. Dalga geçilmesi mi dersiniz, bıyık altından gülünmesi mi, kaçık muamelesi yapılması mı, duyarsızlık, küçük burjuvalık yaftaları mı. Bu lanet söz öbeği bu topraklarda ne zaman bir hakaret haline geldi bilmem ama laf aramızda tüm çevre küçük burjuvayken hem de.Çünkü bu öyle bir durum ki “çık, ben istemiyorum bunu” dediğinizde olmuyor. Aldığınız eğitimle, mirasınızla, sermayenizle ilgili bir durum bu. Üstelik sadece paracıklardan değil kültürel sermayeden de bahsediyorum.

Çok içime sinen bir açıklama olduğu için değil ama Amerikalı bir botanikçi şöyle demiş; ” Güney Amerika akbabalarının ya da türdeşlerinin korunmasının önemi onlara ihtiyaç duymamızda değil, onları kurtarmak için insani meziyetlere ihtiyaç duymamızdadır; çünkü kendimizi kurtarabilmemiz için bize gereken de bu meziyetlerdir”

Kulağa güzel geliyor, sonuçta amaç insanı kurtarmak, merkezde biz varız. Ama akbabalara ihtiyaç duyanlar ne olacak? Her börtüye, böceğe gözünü dört açarak bakanlar. Yine de, insanı da, hayvanı da işin kolayına kaçmadan, eşit, eşite yakın, eşitliği dert eder bir kaygıyla anlamaya, tanımaya, sevmeye çalışanlara, egzotik meyve muamelesi yapanlar için bir anlam ifade edebilir, bu sözler. En azından derdimiz bu olsun, “akbabalar” önemli çünkü onları kurtarmak için ihtiyaç duyduğumuz meziyetler, bu yangından kurtarmaya çalıştıklarımızı kurtaracak tek şey.

Bu yüzden hayvanları dert etmeye “sistematik” olarak başlamayı önemsiyorum. Onların yaşadığında başka bir şey var. Biz insanların yaşadığı şeyden daha kimsesiz bir acı. Çünkü sınırlarını bizim belirlediğimiz bir dünyaya tam olarak tabiler. Beğenmesek gideriz, çok kızarsak dövüşürüz, bıkarsak intihar ederiz, acı çekersek bağırırız belki biri bizi duyar. Duysun diye bağırırız. Onların bildiği bir “dil” değil bu.  Hem bağırsalar da en iyi ihtimalle “uygarlık zaiyatı” onlar, duyuramazlar seslerini.

Peki kim umursayacak onları? Devlet mi? Yasalarla mı? İnsanın ezileninin yanında olmayan devlet, hayvanın ezilenin de, henüz ezilmemiş olanın da yanında değil. Onlar toplama kampları tasarlamakla, gece yarısı hayvan itlaf edip suçu birbirlerine atmakla,hayvanların yaşam hakkına göz dikenlerin sırtını sıvazlamakla,  gadre uğramış hayvanları yok saymakla, dipsiz bir vahşet içinde eyleşiyorlar.

Sivil toplum kuruluşları? Evet ben de tam olarak onlardan bahsetmek istiyorum. Yaklaşık 1 aydır korkunç bir hikayeye tanık olmanın azabıyla kıvranıyorum. Bir adam, bir taşra ilinde, evine aldığı kedilere tecavüz ediyor, işkence ediyor. İlin hayvanları koruma derneğı başkanının, evdeki hayvanları alıp, veterinere götürmesiyle anlaşılıyor olay. Ama dernek başkanı, adamın çocuklarını sıkıştırıp tedavi masraflarını alabilmeyi, bu işkence ve tecavüzün ortaya çıkarılmasından daha önemli görüyor. Veterinerin rapor yazmasını talep etmiyor. Konu daha büyük bir ildeki daha nüfuslu bir dernek başkanına aktarılıyor. O da topu, bu raporu almaya gerek görmeyen başkana atıyor, o halleder deyip kapatıyor dosyayı.

Tanık olan kişi bu defa ennnn büyük ildeki başka bir kuruluş yetkilisini arıyor. Hemen kollar sıvanıyor, müjdeli haber veriliyor. “2 temsilcimiz bir avukatla oraya gelecek” Tabii sevinç nidaları atıyoruz, insanlık ölmemiş yahu, sevinmez miyiz? Derken yeni bir haber geliyor, gelen sayısı 1’e düşmüş, bir de denilen tarihten sonra gelinebilecek. Olur mu olur. Yine de sevinçliyiz. 15 Eylül’de bu şahıs ilimize iniyor. Avukat beklentisi içerisinde olduğumuzdan, gelen kadını avukat sanıyor, öyle muamele ediyoruz. İlin bir çok sorunu var, onları da anlatıyoruz. Hani avukat ya gelmişken, dava, şikayet, suç duyurusu bir temize çekeriz belki coğrafyayı. Ama olmuyor. Çünkü gelen kişi “avukat” değil. Olmayabilir, diyoruz. Önemli olan şu problemleri bir hal yoluna koymak, bir dernek yetkilisi sonuçta. Ama o da değil. Kendini “Hayvanları yaşatma ve Koruma Derneği’nin yönetim kurulu üyesi diye tanıtan bu kadın, devlet tarafından tanınmayan, çünkü kuruluşu gerçekleştirilmemiş bir “sanal” derneğin yönetim kurulunda. Neden üzerinde duralım ki, illa yasal olmak zorunda değil. Belki bir gönüllüler birliğidir , bu da olur, deyip geçebiliriz sorunu.

Velakin yaşadığımız sorunlar için egzantrik çözümler öneriyor. Örneğin maket bıçağı alarak tecavüzcünün evine gidip havyanlara el koymak, civcivleri canlı canlı şehir çöplüğüne döken şirketle “gaga” için anlaşmak gibi. – gagalar köpek yemeği yapmakta kullanılıyor-  Bunları yaparken de şehir çöplüğünden beslenen köpeklere mama götürüp fotoğraflarını çekiyor, mezarlıktaki hayvanları besleyip fotoğraflarını çekiyor, ilin gazetesinde hayvanlar hakkında suç niteliğinde yazılar yazan bir adamı tehdit ediyor. Sert bir karşılık alınca hiçbir şey olmamış gibi yoluna devam ediyor. Çeşitli toplantılara katıldığını, kurum ve kuruluşların yetkilileriyle görüşüp, sorunları hallettiğini “iddia ediyor. Ama ne sorunların ne olduğundan, ne nasıl hallettiğinden, ne kimle görüştüğünden, ne nasıl sözler aldığından haberdar olamıyoruz. Sosyal medyaya eklediği bir videoda çöplere dökülen civcivler sorununu “İki tavuk çiftliğini paketledim” diyerek çözdüğünü söylüyor. “Paketlemek?” Bu bildiğim bir jargon değil. Bilmek zorunda da değilim. “Sorun neydi, nasıl çözdün?” bilmek istediğim tek şey bu. Videonun altına bunu yorum olarak yazıyorum ve siliyor.

Söz konusu videoda söylediği başka şeyler de var;

“Çocuklar kurtuldu.
Tecavüzcü eziyetçi olarak bize ihbar edilen kişinin elinde hayvan kalmadı.
Ruhsatsız bir silahı olduğu söylendi onu da paketletiyorum.
Gerekli işlemleri de yaptım.
Bir daha hayvan edinmemesini üzerine de bütün gerekli önlemler alındı.
Başka gelişmeler de var.
Buraya geldiğimizden ötürü çok memnun kaldı devletin bölge müdürlükleri, tarım il müdürlüğü, orman bakanlığı
ve belediyeyle de çok ciddi işler yaptık, projeler, çözüm önerileri.
ve iki tavuk firmasını da paketliyorum arkadaşlar”

Sanki İsveç’ten bildiriyor. Asayiş berkemal.

Bu adam kim? Söylenmiyor.
Bu adam hakkında suç duyurusunda bulunuldu mu? Söylenmiyor.
Gerekli işlemler neler? Söylenmiyor.
Hayvanlar elinden nasıl alındı? Söylenmiyor.
Hayvanlar kime bırakıldı? Söylenmiyor.
Silah nasıl paketlendi? Söylenmiyor.
Söz konusu adamın bir daha hayvan sahiplenmemesinin önüne nasıl geçildi? Söylenmiyor.
Ciddi işler, projeler, çözüm önerileri neler? Söylenmiyor.
Tavuk çiftliklerini paketlemek ne demek? Söylenmiyor.

Bu iletiyi 27 kişi beğenmiş, 15 kişi paylaşmış. Söz konusu şahsın sayfasını beğenen 7962 kişi var ve mürit gibi davranıyorlar. Yaptığını iddia ettiği eylemler sorgulanmıyor, sorgulayanın yorumları anında siliniyor, tıpkı benimki gibi.

Bununla da kalmıyor ne yazık ki. Tecavüz ve işkence ihbarında bulunan kişinin telefonuna “Sen yalancısın” diye mesaj atıyor, bu “sanal” dernek yönetim kurulu üyesi. Çünkü veteriner hayvanların tecavüze uğradığını kabul etmemiş (!), sadece hafif işkence var demiş. Bu işkenceye, hayvanların çığlıklarıyla tanıklık eden apartman sakinleri ve yönetici tanık olmamak için “biz bilmiyoruz” demişler. Veterinerden rapor almak yerine kedilerin tedavi masraflarını daha önemli bulan dernek başkanı da” yok böyle bir şey” demiş. Ayrıca tecavüz ettiği iddia edilen kişiye de sormuş, o da “Yok, ben böyle bir şey yapmadım” demiş.

Tecavüzle suçlanan kişiye, veteriner masrafınının karşılanmasını hayvanlara tecavüz edilmesinden daha önemli gören dernek başkanına, tanık olmamak için gördüğüne sırt çevirme geleneği olan memleket insanına, tecavüzle suçlanan kişiyle arkadaşlık eden bir babaya sahip olan veterinere sorup bu ihbarın yalan olduğu sonucuna varmak da ayrı bir yetenek istiyor, kabul etmek gerek! Peki tecavüz/taciz ihbarıyla bu şehre gelmiş “yetkili” yukarıdaki şahıslara sorarak ihbarın yalan olduğu sonucuna vardığı halde neden böyle bir video yayınlar? Sonra öğrendi desek bu videoyu yayınladığı tarih 16 Eylül, bugün 19’u ve hala tekzip gelmedi! “Show must go on”mu yoksa?

Ey insanlık, burada çok fena bir mide bulantısıyla başbaşa kalıyorum. Söz konusu olan hayvanların yaşam hakkını, refahını korumak iddiasında olan 3 gerçek dernek başkanı, 1 “sanal” dernek yönetim kurulu üyesi, 1 veteriner, 1 apartmanın sakinleri, 1 işkenceci/tecavüzcü, bu şahsın durumdan haberdar edilen çocukları.

Hadi diyelim veteriner sonradan tecavüz teşhisinden vazgeçti, hafif işkence de mi kusur değil, hem işkencenin hafifi ne demek? Veterinere götürülen 3 hayvandan 2’si felçliydi. Bu hayvanların doğuştan değil, sonradan, omuriliğe baskı sonucu felç olduğunu söyleyen veteriner nereye gitti?  Peki bir kediye nasıl tecavüz edilir? İlin hayvan derneği başkanının, adamın evinde bulunan ve fotoğraflarını çektiği sakinleştiricilerle mi? Peki bu fotoğraflar nerede?

Durup sakin olmaya ve anlamaya çalışıyorum. Durum vahim… Hayvan dernekleri ve bazı gruplar hakkında internette araştırma yapıyorum. Sonu gelmeyen iddialar, birbirine çamur atmalar, didişmeler gırla gidiyor. Neden?

Neden bu ülkede hayvan hakları savunuculuğuna iş adamları ve iş kadınları soyunuyor? Bu derneklerde faaliyet gösterenlerle, bir şirkette altındaki herkesi ezerek kariyer basamaklarını tırmanan kişiler arasındaki bu biçim ve söylem benzerliği nereden geliyor? Bu alanda dernekleşme, hayvanları sevip korurken, önemli bir kazanç kapısının, ego tatmininin kapısını mı aralıyor? Kirli çamaşırlar için iyi bir deterjan görevi mi görüyor hayvanlar? Niye böyle düşünüyorum, çünkü rant bozar, burası leş gibi rant kokuyor!

Peki bu derneklerin gelirleri, giderleri denetleniyor mu? Denetleyenler kim? Denetleyenleri kim denetleyecek? Ortada bir dernek olmadığı halde, kendini, olmayan derneğin yönetim kurulu üyesiymiş gibi sunanları ne yapacağız? Peki sınırlarını çizdiği kendi alanı içerisinde anlamlı işler yapmaya soyunsa da bunu kendi alanına girmeyen hayvanların öldürülmesine, işkence görmesine göz yumarak elde ettiği imtiyazlarla yapanları?

Daha ötesi bu dernek ve derneğimsiler yaydıkları algıyla bize işlerin yoluna koyulduğu ile ilgili koca bir yalan anlatıyorlar, bu yalanı besliyor, büyütüyor ve bizim duygularımızı da sömürerek, görsek belki acısından gebereceğimiz gerçekleri şehir dışına taşımanın, uzaklaştırmanın bahanesi oluyorlar. Bunun hangi iyi niyetlerle yapıldığı umurumda bile değil. Bilinçsiz bir iyiliğin, önünü göremeyen hayırseverliğin tescilli kötülüklerle yarışamayacağını biliyoruz.

İnsanlar arıyor belediyeyi, “mahallemizdeki köpeklerden rahatsısız, gelin bunları barınağa götürün” Barınak dediğin çokça küçük azca büyük hapishane. Hastası, sağlıklısı, yavrusu tıkılmış demir parmaklıkların ardına. Kimin nereye atılması için bu gayret? Acıyı, çaresizliği gözden uzak tutmanın en hijyenik yolu bulunmuş, birtakım belediyeler, dernekler var, imza topluyor, barınak yapıyor, hayvan yemliyor. Biz de evinde kedisi, muhabbet kuşu, belki köpeği bulunan insanlar olarak gerekli yardımı yapıp huzurla uyuyabiliriz, öyle mi?

Sadece bireysel arınma değil, kurumsal arınma ve dahası sermayenin arınması, paklanması çabası da yine bu “sosyal moronluk” modasının marifetiyle devam ediyor. Tavuk çiftliği sahibi, köpekleri doyuruyor. Fabrikalarıyla derelerimizi zehirleyen şirket barınak sponsoru oluyor. Bir doğa derneğinin düzenlediği foruma, doğaya bizzat kıyma kuşbaşı kıyan firma destek atıyor.  Markaları, egoları cilalama yarışı içinde köpeğin, kedinin, tavuğun, balığın, insanın vb. yaşam hakkı, doğa hakkı, minicik bir leke. Ama uzlaşabiliyoruz! Bunun iyi bir halt olduğunu kim iddia ediyor? Ne vererek, neden vazgeçerek uzlaşıyoruz?

Bizim, belediye başkanlarıyla, sermaye patronlarıyla bol gülümsemeli pozlar vererek, “ama uzlaşmadan bir şey elde edilmiyor ki” diyen şefkatli katillere ihtiyacımız yok.Çünkü biliyoruz ki, o belediye başkanlarının, o patronların hayvanlara yaptığı her iyilik, daha büyük bir kötülüğün kılıfı. Kılıfın hangi kumaştan biçildiğini görmek için aylardır ziyaret edilmeyen herhangi bir barınağa, şehir çöplüklerine, mezbahaneye, hayvan çiftliklerine, fabrikanın arka kapısından akan dereye bakmak yeterli. Sahne “Aşçı, Hırsız, Karısı ve Aşığı”*. En iyi ihtimalle sofra göz kamaştırıyor ama mutfaktaki etler kurtlanmış, en kötü ihtimalle ise kurtlanmış etler vitrinde.

Sorular çok büyük, çok ağır. Ve hayvan haklarına/özgürlüğüne bu kadar duyarsız bir toplumda yaşıyorken, “gerçekten” bir şeyler yapanları karalamış sayılmak da istemiyorum. Onlar üzerine de alınmayacaktır zaten. Diyeceğim odur ki hayvan özgürlüğü/hakkı mücadelesi bu ülkede iş kadınlarından, adamlarından  egoseverlerden, cilacılardan, normopatlardan önce sol, sosyalist, anarşist, feminist, ekolojist insanların işi olmalıdır. Eğer bu iş edinilmezse, bizi, iyi niyet taşlarına basarak cehenneme çıkaracak yola çoktan girdik çünkü.

————————

Bu konuda kurumsal bir destek bulunamadığı, hukuk yardımı alınamadığı için, tanığı korumak adına, kişiler ve derneklerin adı verilememiştir. Çünkü olay büyük ama tanık küçüktür. Tanık çok, ama iş “ben tanığım” demeye gelince hiç yoktur. Ama ne gam! Tanık olmanın ağırlığını taşımaktansa, olmamanın utancını taşıyacak insanlarla yaşıyorken! Üstelik bu insanlar, utancın ne olduğunun bile farkında değilken. Ne diyordu Cemal Süreya ” Katil de bilmiyor öldürdüğünü, hırsız da bilmiyor çaldığını”

* Peter Greenaway filmi

Bu yazı Meydan Gazetesi okuru tarafından gönderilmiştir.

 

Gazetemizde yayınlanan tüm yazılara arşiv bölümünden ulaşabilirsiniz.
Giriş
Login